Sünnet

İmam Malik’e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (sav) şunu söylemiştir:

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitab’ı ve Resulünün Sünneti.”

Ravi: İmam Malik Kaynak: Muvatta, Kader 3, (2, 899)

Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimizin Sünnetine Uyma ile ilgili Ayetler 

Sünnet Nedir?

Sünnet nedir, kaça ayrılır ?

Sünnetin Çeşitleri 

 

Alfabetik sıralı sünnetler

Abdest alırken besmele çekmek

(2667)- Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Abdesti olmayanın namazı da yoktur. Üzerine besmele çekmeyenin abdesti yoktur.”


Ebû Dâvud, Tahâret: 48, (101, 102); İbnu Mâce, Tahâret: 41, (399); Tirmizî, Tahâret: 20, (25); Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/511.

Adil olmak

(1720)- Ebû Said (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kıyamet günü, insanların Allah’a en sevgili ve mekân olarak en yakın olanı, âdil imamdır. Kıyamet günü, insanların Allah’a en menfuru O’ndan mekân olarak en uzak olanı da zâlim sultandır.”


[Tirmizî, Ahkâm 4, (1329).]

Ağacın üzerindeki meyveleri olgunlaşmadan almamak satmamak

(227)- Buhârî’nin dışındaki müelliflerin kaydettiği bir diğer rivayette şöyle denir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) meyvesi olgunlaşıncaya kadar hurmayı, dânesi beyazlaşıp afetten emin oluncaya kadar başağı satmaktan men etti. Bu muameleden satıcı da alıcı da yasaklanmıştır.


Müslim, Büyû’: 50, (1535); Ebu Dâvud, Büyû’: 23, (3368); Tirmizî, Büyû’: 15, (1226-1227); Nesâî, Büyû’: 40, (7, 270, 271); İbnu Mâce, Ticarât: 32, (2214-2215); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/36.


(228)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) olgunlaşmazdan önce meyvenin ağacın başında iken satılmasını yasakladı. Kendisine (aleyhissalâtu vesselâm) meyvenin olgunlaşması ile ne kastediliyor? diye sorulunca: “Onun kızarması ve sararmasıdır” diye açıkladı ve ilave etti: “Cenâb-ı Hakk bir âfet vererek meyveye mâni olacak olsa, kardeşinden aldığın parayı nasıl helal addedeceksin?”


Buhârî, Büyû’: 83, Selem 4; Müslim, Müsâkat: 15-17 (1555), Büyû: 49, 50 (1534-1554); Muvatta, Büyû: 11 (2, 618); Ebu Dâvud, Büyû: 23, (3367); İbnu Mâce, Ticaret: 61, (2284);


(229)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) alacalanmazdan önce meyvenin satılmasını yasakladı. “Meyvenin alacalanması nedir?” diye sorulunca: “Kızarması, sararması ve yenir hâle gelmesidir” diye açıkladı.


Buhârî, Büyû: 83, Zekât: 58; Müslim, Büyû: 53 (1536); Ebu Dâvud Büyû’: 23, (3370-3373); Nesâî, Büyû: 28, (7, 264);


(230)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) siyahlanmazdan önce üzümün, sertleşmezden önce hububatın satılmasını yasakladı.”


Ebu Dâvud, Büyû: 23, (3371); Tirmizî, Büyû’: 15 (1228); İbnu Mâce, Ticarat: 32, (2217


(234)- Ebu Sa’îd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müzâbene ve muhâkala’yı yasakladı. Müzâbene, yeni meyvenin daha hurma, ağacının başında iken satın alınmasıdır. İmam Malik “… kuru hurma vererek” ziyadesini kaydetti. Muhâkale de buğday karşılığında tarlanın kiralanmasıdır.


Buhârî, Büyû: 82; Müslim, Büyû: 105, (1546); Muvatta, Büyû: 23-25 (2, 625); Nesâî, Müzâra’a: 45, (7, 39


(235)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) müzâbene’yi yasakladı. Müzâbene, yaş hurmayı, ölçeğe vurarak kuru hurma mukabili satmaktır, keza taze üzümü ölçeğe vurarak kuru üzüm karşılığında satmaktır.”


Buhârî, Büyû: 75, 82; Müslim, Büyû’: 74 (1542); Ebu Dâvud, Büyû: 18, (3361); Nesâî, Büyû: 33, (7, 266); Tirmizî, Büyû: 63, (1300); Muvatta, Büyû: 23, (2, 624);

Ağızda yumuşatılmış hurma ile yeni doğmuş çocuğun damağını oğmak

(122)- Esmâ Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Mekke’de Abdullah İbnu Zübeyr (radıyallahu anh)’e hâmile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı ki, Mekke’yi terkettim ve Medine’ye geldim, Kuba’ya indim. Abdullah’ı orada dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a götürdüm, kucağına bıraktım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hurma istedi, ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, tükrüğünden çocuğun ağzına bıraktı. Abdullah’ın midesine ilk inen şey Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın mübarek tükrükleri idi. Sonra (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu, hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk doğan çocuk bu idi. (Medine’de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler. Çünkü “Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız” diye bir şayia çıkarılmıştı”.”


Buhârî, Menâkibu’l-Ensâr: 45, Akîka: 1, Müslim, Âdâb: 26, (2146);


(123)- Ebu Mûsâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir oğlum doğmuştu. Hemen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a getirdim. İbrahim ismini verip bir hurma ile tahnikde bulundu. Sonra da “Mübarek olsun” diye dua buyurdu ve çocuğu bana geri verdi. Bu çocuk, Ebu Musa’nın en büyük evladı idi.”


Buhârî, Akîka: 1; Müslim, Adab: 24, (2145);


(124)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Abdullah İbnu Ebi Talha’yı doğduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a götürdüm. Bebek bir bez içerisinde idi. Vardığımızda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devesine katran sürüyordu. “Beraberinde hurma da getirdin mi?” diye sordu. “Evet” dedim ve birkaç tane hurma verdim. Onları ağzında çiğnedi, sonra çocuğun ağzını açtı. Ağzına tükrüğü püskürttü. Bebek, yalamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Ensar’ın hurma sevgisine bakın (doğar doğmaz başlıyor)” diye latife etti ve çocuğu Abdullah diye isimledi


Buhârî, Cenâiz: 42, Akîka: 1; Müslim, Âdab: 22, (2144); Ebu Dâvud, Edeb: 69, (4951)


(140)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Yeni doğan çocuklar Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için dua eder, tahnîkde bulunurdu.”


Müslim, Edeb: 27 (2147); Ebu Dâvud, Edeb: 116, (5106);

Ahlakı güzel olmak

(1673)- Hz. Muâz İbnu Cebel (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: “Ey Muâz, insanlara karşı iyi ahlâklı ol!” dedi.”


[Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 1.]

(1674)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Mü’minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır.”


[Tirmizî, Radâ 11, (1162); Ebu Dâvud, Sünnet 16, (4682).]

(1675)- Hz. Ebu’d-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kıyâmet günü, mü’minin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâla hazretleri, çirkin düşük söz (ve davranış) sahiplerine buğzeder.”


[Tirmizî, Birr 62, (2003, 2004); Ebu Dâvud, Edeb 8, (4799); Tirmizî’nin bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Güzel ahlâk sahibi, ahlâkı sayesinde, namaz ve oruç sahibinin dereceisine ulaşır.”]

(1676)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.” (Cemaatte bulunan bâzıları): “Ey Allah’ın Resûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir?” diye sordular. “Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!” cevabını verdi.”


[Tirmizî, Birr 77, (2019).]

Akşam namazında fatihadan sonra kısa sure okumak

(2556)- Ümmü’l-Fadl (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın akşam namazında ve’lmürselâti urfen suresini okuduğunu işittim. Bundan sonra artık bize, ruhu kabzedilinceye kadar hiç namaz kıldırmadı.”


Buhârî, Ezân: 98, Megâzi: 83; Müslim, Salât: 173, (462); Muvatta, Salât: 24, (1, 78); Ebû Dâvud, Salât: 132, (810); Tirmizî, Salât: 230, (308); Nesâî, İftitah: 64, (2, 168)


(2557)-Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), A’râf sûresiyle akşamı kıldırdı. Sûreyi ikiye bölerek her iki rek’atte bir parçasını okudu.”


Nesâî, İftitah: 67, (2, 170)


(2558)- Cübeyr İbnu Mut’im (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı akşam namazında et-Tûr sûresini okurken işittim.”


Buharî, Ezân: 99, Cihad: 172, Megâzi: 11, Tefsir, Tûr 1; Müslim, Salât: 174, (463); Muvatta, Salât: 23, (1, 78); Ebû Dâvud, Salât: 132, (811); Nesâî, İftitah: 65, (2, 169)


(2559)- Ebû Osmân en-Nehdî anlatıyor: “İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh)’ın arkasında akşam namazı kılmıştım. Namazda Kulhüvallahü ahad’i okudu.”


Ebû Dâvud, Salât: 133, (815) (2560)- Abdullah İbnu Utbe İbni Mes’ûd anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) akşam namazında Hâmîm-ed-Duhân sûresini okudu.”Nesâî, İftitah: 66, (2, 169)

Alım satımda tartı kullanılması

(210)- Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sattığın zaman tart, satın alınca tarttır.”


Buhârî, Büyû’: 51

Alış verişte dürüst olmak

(257)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek alışverişte aldatıldığını söyledi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine: “Alış-veriş yaptığın kimseye: Aldatmaca yok! de” buyurdu.”


Buhârî, Büyû: 48, İstikraz: 19, Husûmât: 3, Hiyel: 7; Müslim, Büyû: 48, (1533); Ebu Dâvud, Büyû: 68, (3500); Tirmizî, Büyû: 28 (1250); Nesâî, Büyû: 51; Muvatta, Büyû 98


(261)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çarşıda bir yiyecek yığınına rastlayınca elini yığına daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet bulaştı. Adama: “Ey satıcı nedir bu?” diye çıkıştı. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü, yağmur ıslattı,deyince: “Bu yaşlığı üste getirip, herkesin görmesini sağlıyamaz mıydın? Kim bizi aldatırsa o bizden değildir” buyurdu.


Müslim, İman: 164, (102); Tirmizî, Büyû: 74, (1315); Ebu Dâvud, Büyû: 52, (3452); İbnu Mâce, Ticarât: 36, (2224). Metin, Müslim’inkidir.


(262)- Ebu Dâvud ve Tirmizî’nin rivayetlerinde (yukarıdaki hadiste) şu ziyade mevcuttur: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a “elini yığına daldır” diye vahyedildi, o da elini daldırdı. Yığın ıslaktı. “Aldatan bizden değildir” buyurdu.”

Alış verişte ölçüye, tartıya vadeye dikkat etmek

(362)- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Medine’ye geldiğinde Medineliler, bir yıllık, iki yıllık hurma mahsulünü peşinen satarlardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara: “Hurmayı kim önceden satarsa ölçüsünü, tartısını belirterek, vâdesini tâyin ederek satsın” buyurdu. Bunu Beş Kitap tahric etmiştir. Buhârî ve Ebu Dâvud’da gelen diğer rivayetlerde aynısı ifade edilmiş ve şöyle bir farklılığa yer verilmiştir: “…iki ve üç yıllık…”


Buhârî, Selem: 1, 2, 7; Müslim, Müsâkat: 127, 128, (1604); Ebu Dâvud, Büyû: 57, (3463); Tirmizî, Büyû: 68, (1311); Nesâî, Büyû: 6, 3 (7, 290); İbnu Mâce, Ticârât: 59, (2280);


(364)- Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “…Dedim ki: (siz selem akdini) yanında alacağınız malın aslını bulunduran kimse ile mi yapardınız?” Şu cevabı verdi: “Biz selem yaptığımız kimseye o hususu sormazdık.” Ebu Dâvud’un rivayetinde şu ziyâde var: “(Selem akdini) alacağımız mal elinde bulunmayan kimselerle yapardık.”


Buhârî, Selem: 3; Ebu Dâvud, Büyû: 57, (3464);


(365)- Ebu Said el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) dedi ki: “Kim bir yiyecek veya bir başka şeyde selem akdi yapmışsa, bu malı fiilen kabzetmedikçe bir başkasına satmasın.”


Ebu Dâvud, Büyû: 59, (3468);


(366)- Ebu’l-Bahterî anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallahu anhüma)’e hurmada selem yapılır mı? diye sordum. Bana: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), meyvesi (yenmeye) sâlih oluncaya kadar hurmanın satılmasını yasakladı” cevabını verdi.


Buhârî, Selem 3, 4.


(368)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam selem yoluyla (yani parasını peşin alarak, çıkacak mahsülden verilmek üzere) bir ağacın hurmasını sattı. Fakat o yıl o ağaç hiç mahsül vermedi. Satıcı ile müşteri ihtilafa düşerek dâvalarını Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e getirdiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) satıcıya: “Onun parasını nasıl helal addedersin, parayı geri ver” dedi. Sonra şunu söyledi: “Hurma (yenmeye) sâlih oluncaya kadar onu selem yoluyla satmayın.”


Ebû Dâvud, Büyû: 58, (3467); İbnu Mâce, Ticârat: 61, (2284); Muvatta, Büyû: 21, (2, 644); Buhârî, Selem: 2;


(369)- İmam Malik, İbnu Ömer’in sözü olarak şunu tahric etmiştir: “Kişinin, bir başkasına selem yoluyla yiyecek satmasında bir beis yoktur, yeter ki, yiyecek maddesinin fiyatı belirlenmiş, ödemenin zamanı tayin edilmiş olsun. Ancak (hasada) salahı ortaya çıkmayan ekinde veya (yenmeye) salahı ortaya çıkmayan hurmada selem olmaz.” İbnu Ömer’in bu sözünü Buhârî, bab başlığında senedsiz olarak kaydetmiştir.


Muvatta, Büyû: 94, (2, 682); Buhari, Selem: 7;

Alış verişten memnun kalmadan ayrılmamak

(351)- Ebu Dâvud’un Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretlerinden kaydettiği bir rivayette şöyle denir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Alış veriş yapan her iki taraf da akitden memnun kalmadıkça ayrılmasınlar.”


Ebu Dâvud, Büyû: 53, (3458); Tirmizî, Büyû: 27, (1248);

Alışverişte fiyatı kızıştırmamak

(269)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz buyurdular ki: “(Alıcı olmadığınız hâlde, fiyatları kızıştırmak için) müşteri ile satıcının aralarına girmeyin.”


Buharî, Büyû: 58; Müslim, Büyû: 11, (1515), Nikâh: 52 (1413); Ebu Dâvud, Büyû: 46, (3438); Tirmizî, Büyû: 65, (1304); Nesâî, Büyû: 21 (7, 1259); İbnu Mâce, Ticârât: 14, (2174);


(270)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyor ki: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müşteri kızıştırmayı yasakladı”. İmam Mâlik şu ilâvede bulunur: “Kızıştırma (necş): Aslında alıcı olmadığın halde, (araya girerek) mala değerinden fazla fiyat vermendir. Böylece (gerçekten almak isteyen) bir başkası, seni tâkiben mala daha fazla fiyat vererek aldanır.”


Buhârî, Büyû: 60; Müslim, Büyû: 13, (1216); Muvatta, Büyû: 97, (2, 684); İbnu Mâce, Ticârât: 14 (2173); Nesâî, Büyû: 16, 17, 21. (7, 258);

Allah’ın zikredildiği cemaatlerde bulunmak

(1757)- Hz.Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah’ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil’in oğullarından dört tanesini âzad etmemden daha sevgili gelir. Allah’ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batımına kadar oturmam dört kişi âzad etmemden daha sevgili gelir.”


[Ebû Dâvud, İlm 13, (3667).]

Allaha (c.c.) karşı takvada bulunmak

(55)- İrbâz İbnu Sâriye (radıyallahu anh) dedi ki: “Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri: “Ey Allah’ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?” dedi. “Size, buyurdu, Allah’a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira, sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hülefâ-i Râşidîn’in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid’attır, her bid’at de dalalettir, sapıklıktır.”


Tirmizî, İlim: 16, (2678); Ebu Dâvud, Sünne: 6, (4607);

Allahı zikretmek

(1942)- Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim bir yere oturur ve orada Allah’ı zikretmez (ve hiç zikretmeden kalkar) ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnâda Allah’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır.”


[Ebû Dâvud, Edeb 31, (4856), 107, (5059); Tirmizî, Daavât 8, (3377); Hadisin metni Ebû Dâvud’a aittir. Sondaki ziyade İbnu Hibbân’ın Mevârid’inden alınmadır (2319).]

(1943)- Ebû Müslim el-Eğarr (rahimehullah) diyor ki: “Ben şehâdet ederim ki Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd (radıyallâhu anhümâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğine şehâdet ettiler: “Bir cemaat oturup Allah’ı zikrederse, mutlaka melekler etraflarını sarar, Allah’ın rahmeti onları bürür, üstlerine sekine iner ve Allah onları yanında bulunan (büyük melek)lere anar.”


[Müslim, Zikr 39, (2700); Tirmizî, Daavât 7, (3375).]

(1944)- Hz. Ebû Musâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İçerisinde Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misâli, diri ile ölünün misali gibidir.”


[Buhârî, Daavât 66; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirin 211, (779).]

(1945)- Hz. Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâla hazretleri diyor ki: “Kulum, hakkımda nasıl bir zan yürütürse ben öyleyimdir. O, beni zikredince ben onunla beraberim. O beni içinden geçirirse, ben de onu içimden geçiririm. O, beni bir cemaat içerisinde anarsa, ben de onu, onunkinden daha hayırlı bir cemaatte anarım. O, bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”


[Buhârî, Tevhid 50; Müslim, Zikr 2, (2675); Tirmizî, Daavât 142, (3598).]

(1946)- Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: “Kim yatağına temiz (abdestli) olarak girer ve uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse gecenin herhangi bir saatinde uyanıp da Allah’tan dünya veya âhiret hayırlarından bir şey isterse Allah Teâla, istediğini mutlaka ona verir.”


[Tirmizî, Daavât 100, (3525).]

Altın ve gümüş kaplardan yeme içme yapılmaması

(143)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle dediğini işittim: “İpek ve İbrişim elbise giymeyin. Altın ve gümüş kaplardan su içmeyin, onlarda yemek yemeyin. Zira bu iki şey dünyada onlar (kâfirler), âhirette de sizin içindir.”


Buhârî, Et’ime: 28, Eşribe: 28, Libas: 25; Müslim, Libas: 4, (2067); Tirmizî, Eşribe: 10 (1879); Ebu Dâvud, Eşrîbe: 17 (3723); Nesâî, Zînet: 87, (8, 198, 199); İbnu Mâce, Eşribe: 17, (3414)


(144)- Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Gümüş kaptan su içen, karnına cehennem ateşi dolduruyor demektir” Müslim’in bir diğer rivayetinde şöyle denir: “Kim altın veya gümüş bir kaptan içerse…”


Buhârî, Eşribe: 28; Müslim, Libas: 1, (2065); Muvatta, Sıfatu’n-Nebi: 11 (2, 924-925); İbnu Mace, Eşribe: 17 (3413);

Amelde orta yolu seçmek. Aşırıdan kaçınmak

(70)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir gurub erkek gelerek Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın (evdeki) ibadetinden sordular. Kendilerine sordukları husus açıklanınca sanki bunu az bularak: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kim, biz kimiz? Allah O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O’na az ibadet de yeter) dediler. İçlerinden biri: “Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım” dedi. İkincisi: “Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiç bir gün terketmeyeceğim”dedi. Üçüncüsü de: “Kadınları ebediyen terkedip, onlara hiç temas etmeyeceğim” dedi. (Bilâhere durumdan haberdar olan) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onları bularak: “Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Halbuki Allah’a yemin olsun Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazan oruç tutar, bazan yerim; namaz kılarım, uyurum da; kadınlarla beraber de olurum. (Benim sünnetim budur), kim sünnetimi beğenmezse benden değildir” buyurdu.


Buhârî, Nikah: 1; Müslim, Nikah: 5, (1401); Nesâî, Nikah: 4, (6, 60);


(72)- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Osman İbnu Maz’ûn’u çağırtarak “Sen sünnetimi beğenmiyor musun?” diye sordu. “Hayır, ey Allah’ın Resûlu dedi, kasem olsun hayır! Aksine, aradığım şey senin sünnetindir!” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bil ki, ben, hem uyurum, hem namaz kılarım; oruç da tutarım, kadınlarla evlenirim de, Ey Osman, Allah’tan kork, zira ehlinin senin üzerinde hakkı var, misafirin senin üzerinde hakkı var, nefsinin senin üzerinde hakkı var. Öyle ise bâzan oruç tut, bâzan ye. Namaz da kıl, uykunu da al”


Ebu Dâvud, Salât: 317 (1369). Rezîn merhum, şunu ilâve ediyor: Osman (radıyallahu anh) bütün gece namaz kılmak, gündüzleri de hep oruç tutmak, kadınlarla da hiç nikah yapmamak üzere yemîn etmişti. Osman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a yemininden sordu. Bunun üzerine meali şu olan âyet nâzil oldu: “Allah sizi rastgele yeminlerinizden (lağv) dolayı değil, fakat kalplerinizin kasdettiği yeminden dolayı sorumlu tutar” (Bakara: 2/225)


(73)- Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e benim “Hayatta kaldığım müddetçe vallahi gündüzleri oruç tutacağım geceleri de namaz kılacağım” dediğim haber verilmiş. Beni çağırtarak,: “Sen böyle böyle söylemişsin doğru mu?” dedi. “Annem babam sana feda olsun, evet böyle söyledim ey Allah’ın Resûlü” dedim. “İyi ama, dedi, sen buna güç yetiremezsin, bazan oruç tut, bazan ye; gece kalk, uyu da. Ayda üç gün tut (bu yeter), zira hayırlı işleri Allah on misliyle kabul ederek ücret veriyor. Bu üç gün, aynen yıl orucu yerine geçer” buyurdu. Ben: “Söylediğinizden daha fazlasına güç yetiririm” dedim. “Öyleyse, dedi, bir gün oruç tut, iki gün ye” Ben tekrar “Bundan başkasına da güç yetiririm” dedim. “Öyleyse, dedi, bir gün tut, bir gün ye. Bu Hz. Dâvud aleyhisselam’ın orucudur. Bu en kıymetli oruçtur -veya en efdal oruçtur.-” Ben yine: “Ben bundan daha fazlasına güç yetiririm” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Bundan efdali yoktur” buyurdu. Bir başka rivayette şöyle gelmiştir: “Bana haber verildiğine göre sen yıl boyu orucu tutuyor, her gece de “Kur’an’ı (hatmen) okuyormuşsun, doğru mu?” dedi. Ben: “Evet ey Allah’ın Resûlü, doğrudur, ancak bunda maksadım sadece hayırdır” dedim.” Rivayette konuşma şöyle devam eder: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: “- Kur’ân’ı ayda bir kere oku” dedi. Ben: “- Daha fazlasına da güç getirebilirim” dedim. “- Öyleyse her on günde bir kere oku” dedi. Ben tekrar:” – Bundan fazlasına da güç getirebilirim” dedim.” – Öyleyse, buyurdu, her yedi gecede bir kere oku, daha aşağı düşme” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana şunu da söyledi:” – Bilmezsin, belki uzun bir ömrün olur (yaşlılığında ahdi yerine getiremezsin)”. Abdullah der ki: Ben nefsime şiddetli davrandıkça, (bundan vazgeçmem için) bana da şiddet gösterildi. İhtiyarladığım zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın tanıdığı ruhsatı kabul etmiş olmayı temenni ettim.” Bir başka rivayet de buna benzer, ancak şu ziyade var: “Bunu yaparsan gözün (uykusuzluktan) ferini kaybeder, nefsin de yorulur. Devamlı tutulan oruç, oruç sayılmaz.” Rivayette: “Dâvud aleyhisselamın orucunu tut: O, bir gün tutar bir gün yerdi. Düşmanla karşılaşınca da gücü kuvveti yerinde olduğu için kaçmazdı” ziyadesi de var. Bir başka rivayette: “Allah’a en hoş gelen oruç, Hz. Dâvud (aleyhisselam)’un orucudur. Allah’a en hoş gelen namaz da keza Hz. Dâvud (aleyhisselam)’un namazıdır: O, gecenin yarısını uyur, üçte birini kalkar, altıda birini uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün yerdi” buyrulmuştur.


Buhârî, Savm: 54-59, Teheccüt: 7, 19, Enbiya: 37, Fedâilu’l-kur’ân: 34, Nikâh: 89, Edeb: 84, İsti’zan: 38; Müslim, Sıyâm: 181-194, (1159); Ebu Dâvud, Sıyâm: 53, (2425); Nesâî, Sıyâm: 76, (4, 209-210); Tirmizî, Savm: 57, (770);


(74)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) şunu anlatır: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanına dönüp (gelip) aynen onun gibi namaz kılmaya başladılar. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara yönelerek şunu söyledi: “Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah’a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır.” Ravi der ki: Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’in ailesi bir iş yapınca onu sâbit kılardı (artık terketmez devamlı yapardı).


Buhârî, İman: 16, Ezân: 81, Rikâk: 18; Müslim, Salât: 283, (782); Muvatta, Salâtu’l-Leyl: 4, (1, 118); Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl: 1 (3, 218); Ebu Dâvud, Salât: 317, (1368). Buhârî’nin Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’den yaptığı bir rivayette: “Orta yolu tutun, güzele yakın olanı arayın, sabah vaktinde, akşam vaktinde, bir miktar da gecenin son kısmında yürüyün (ibadet edin), ağır ağır hedefe varabilirsiniz. Unutmayın ki sizden hiç kimseye, yaptığı amel, cenneti kazandırmayacaktır” buyurdu. “Sen de mi (amelinle cennete gidemiyeceksin) ey Allah’ın Resûlü?” dediler “Evet, ben de, dedi, Allah affı ve rahmeti ile muâmele etmezse ben de!” Buhârî, Rikak: 18. Buhârî ve Nesâî’de gelen bir başka rivayette: “Bu din kolaylıktır. Kimse (aşırı gayretle) dini geçmeye çalışmasın, (başa çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve) galibiyet dinde kalır” buyrulmuştur. Buhârî, İman: 29;


(75)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın ve müjdeleyin.” Bir rivayette de: “…Isındırın, nefret ettirmeyin…” buyrulmuştur.


Buhârî, İlm 12, Edeb 80; Müslim, Cihad 6, 7, (1732-1733);


(76)- Sehl İbnu Ebî Ümâme (radıyallahu anh)’nin anlattığına göre, Sehl ve babası beraberce Hz. Enes (radıyallahu anh)’in yanına girerler. Enes’i yolcu namazı kılıyormuşcasına çok hafif bir namaz kılıyor bulurlar. Selam verip namazdan çıkınca: “Allah sana mağfiret buyursun bu kıldığın namaz farz mı yoksa nafile miydi? dedik. “Farz namazdı. Bu (eksiksiz). Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in namaz tarzıdır. Bilerek hiç bir değişiklik de yapmadım” dedi ve ilave etti: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “(Yıl orucu, her gece teheccüt, kadınları terk gibi kararlarla) kendinize zorluk çıkarmayın, zorluğa uğrarsınız. Zira (geçmişte) bir kavim (bir kısım zahmetli işlere azmederek) kendisini zora attı. Allah da zorluklarını artırdı. Manastır ve kiliselerdekiler bunların bekâyasıdır. “Onlar, üzerlerine, bizim farz kılmadığımız, fakat, güya Allah’ın rızasını kazanmak için kendilerinin koydukları ruhbaniyete bile gereği gibi riâyet etmediler”


(Hadîd: 57/ 27) Ebu Dâvud, Edeb: 52, (4904). Ebu Davud’da rivâyet daha uzundur.


(77)- Enes (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) mescide girmişti ki, iki direk arasına gerilmiş bir ip gördü. “Bu da ne?” diye sordu. Bu, Zeyneb (radıyallahu anh)’in ipidir, namaz kılarken uykusu gelince buna takılıyor (ip onun düşmesini önlüyor)” dediler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Hayır (olmaz öyle şey) çözün ipi. Şevkiniz varken namaz kılın, uykunuz gelince de yatın” emretti.


Buhârî, Teheccüd: 18; Müslim, Müsâfirîn: 219, (784); Ebu Dâvud, Salât: 308, (1312); Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl: 17, (3, 218);.


(78)- Hz. Aişe (radıyalahu anhâ) diyor ki: “Yanımda Benî Esed kabilesinden bir kadın vardı. Bu sırada Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) içeri girdi ve: “Bu kimdir?” buyurdu. “Falancadır, geceleri hiç uyumaz, (ibadet yapar)” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Sus, yeter! Size, tâkat getirebileceğiniz amel yaraşır. Siz (ibadet yapmaktan) usanmadıkça, Allah da (sevab vermekten) usanmaz. Allah’a en hoş gelen dinî amel, kişinin devamlı olarak yaptığı ameldir” buyurdu.


Buhârî, İman: 32, Teheccüd: 18; Müslim, Salâtu’l-Musâfirin: 220-221 (785); Muvatta, Salatu’l-Leyl: 4, (1, 118); Nesâî, Salatu’l-Leyl: 17 (3, 218);


(79)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Her şeyin bir şevki vardır. Her şevkin de bittiği bir zaman vardır. (Yapacağı işe karşı bu şevki) duyan kişi işini yaparken mutedil hareket eder ve bu itidali devam ettirirse, muvaffak olacağını ümid edin, (çünkü bu şekilde takibine devam edebilir). Şayet (aşırılığa düşerek dikkat çekmiş ve) parmakla gösterilecek hâle gelmişse ona itibar edip (sâlihlerden) saymayın”


Tirmizî, Kıyâmet 21, (2455) (83 numaralı hadise de bak).


(80)- Ebu Cuheyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Selman’la Ebu’d-Derda (radıyallahu anhüma)’yı kardeşlemişti. Selman bir defasında Ebu’d-Derdâ’yı ziyaret etti. Evde, Ebu’d-Derdâ’nın hanımını düşük bir kıyafet içinde buldu. “Bu halin ne?” diye sordu, kadın: “Kardeşiniz, Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alakası kalmadı” diye açıkladı. Ebu’d-Derda geldi ve Selman (radıyallahu anh)’a yemek getirerek: “Buyur, ye!” dedi ve ilave etti: “Ben orucum!”. Selman: “Hayır sen yemezsen ben de yemem” dedi. Beraber yediler. Akşam olunca Ebu’d-Derdâ (Selman’dan gece namazı için müsaade istediyse de, Selman: “Uyu” dedi. Beraber uyudular. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak istedi. Selman tekrar: “Uyu!” dedi. Uyudular. Gecenin sonuna doğru Selman “Şimdi kalk!” dedi. Kalkıp beraber namaz kıldılar. Sonra Selman şu nasihatta bulundu: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sâhibine hakkını ver.” Ertesi gün Ebu’d-Derdâ, durumu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e anlattı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Selman doğru söylemiş” buyurdu.


Buhârî, Edeb: 86, Savm: 51, Teheccüd: 15; Tirmizî, Zühd: 64 (2415);


(81)- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in kâtibi Hanzala İbnu’r-Rebî el-Esedî (radıyallahu anh) anlatıyor: Birgün Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)’la karşılaştık. Bana: “- Nasılsın?” diye sordu. “- Hanzala münafık oldu” dedim. “- Sübhanallah, sen neler söylüyorsun?” diye şaşırdı. Ben açıkladım: “- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in huzurunda olduğumuz sırada bize cennet ve cehennemden söz edilir, sanki gözlerimizle görmüş gibi oluruz. Oradan ayrılıp çoluk çocuğumuza, bağ bahçemize karışınca çoklukla unutup gidiyoruz”. Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) de: “- Allah’a yemin olsun ben de aynı şeyi hissediyorum” dedi. Beraberce Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gittik ve bu durumu açtık. Bize: “- Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e kasem olsun siz, benim yanımdaki hâli dışarda da devam ettirip (cennet ve cehennemi) hatırlama işini koruyabilseniz melekler sizinle yataklarınızda, yollarda müsafaha ederdi. Fakat ey Hanzala, bazan öyle bazan böyle olması normaldir (münâfıklık değildir)” dedi ve (son cümleyi üç kere tekrarladı.”


Müslim, Tevbe 12, (2750); Tirmizî, Kıyamet 60, (2516);


(82)- İmam Mâlik’in kaydettiğine göre Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) yatsıdan sonra ailesine birini yollayarak: “(Boş sözleri keserek) yazıcı melekleri rahatlatmak istemez misiniz?” diye haber gönderdi.”


Muvatta, Kelam: 9, (2, 987);


(84)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “İşlerin en hayırlısı orta ve itidal üzere olanıdır” (hadisi Rezîn tahric etti).el-Makasıdu’l-Hasene bu rivayeti İbnu’s-Sem’ânî’nin Zeylü Târîhi’l-Bağdâd’da kaydettiğini, senedinde meçhul ravinin yer aldığını belirtir.


İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/368


(579)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Kim fenalık yaparsa cezasını görür. Kendisine Allah’tan başka ne dost ne de yardımcı bulur” (Nisa: 4/123) meâlindeki âyet nâzil olduğu zaman, Müslümanları çok ciddi bir kedere sevketti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle tavsiye etti: “Amellerinizde orta yolu ve doğruyu bulmaya çalışın. Mü’mine musibet nevinden her ne ulaşır ise günahlarına bir kefâret olur. Musibet, beklenmedik bir hâdise olmuş, ayağına batan bir diken olmuş farketmez.” Tirmizî’nin rivayetinde şu ziyade var: “Ayet(in hükmü) Müslümanları çok üzdü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a şikayet ettiler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şunu söyledi…


Müslim, Birr: (2574). Tirmizî, Tefsir, Nisa: (3041); 

Anne babaya iyilik etmek

(153)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir adam gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en ziyaâde kim hak sâhibidir?” diye sordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Annen!” diye cevap verdi. Adam: “Sonra kim?” dedi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar: “Sonra kim?” dedi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yine: “Annen!” diye cevap verdi. Adam tekrar sordu: “Sonra kim?” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu dördüncüyü: “Baban!” diye cevapladı.” Bir diğer rivâyette Resûlullah şöyle cevap vermiştir. “Annene, yine annene, sonra babana, daha sonra da bunları takip eden tedrici yakınlarına”


Buhârî, Edeb: 2; Müslim, Birr: 1, (2548). Bu ifade Buhâri ve Müslim’de aynen gelmiştir.


(155)- Behz İbnu Hakîm babası tarikiyle dedesi Mu’aviye İbnu Hayde el-Kuşeyrî (radıyallahu anh)’den naklediyor. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e: “Ey Allah’ın Resûlü, kime iyilik yapayım? diye sordum. Bana: “Annene” diye cevap verdi. “Sonra kime?” diye tekrar ettim. “Annene” dedi. “Sonra kime?” dedim. “Annene” dedi. “Sonra kime?” dedim, bu dördüncüde “Babana, sonra da tedrici yakınlarına” diye cevap verdi.” Ebu Dâvud bir rivayette şu ziyadeyi kaydeder: “Haberiniz olsun, kişi azatlısından bir fazlasını istese, azadlı (mevlâ) bu (ihtiyaç fazlası)na sâhib olduğu halde yerine getirmese kıyamet günü vermemiş olduğu bu fazlalık bir engerek yılanı olarak kendisine getirilir.”


Ebu Dâvud, Edeb: 129, (5141); Tirmizî Birr: 1, (1898);


(157)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün: “Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün” dedi. “Kimin burnu sürtülsün ey Allah’ın Resulü?” diye sorulunca şu açıklamada bulundu: “Ebeveyninden her ikisinin veya sâdece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin.”


Müslim, Birr: 9, (251); Tirmizî, Daavât: 110 (3539). Rivayetin yukarıdaki metni, Müslim’deki metindir.


(158)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor Resûlulluh (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Hiçbir evlad, babasının hakkını, bir istisna durumu dışında ödeyemez. O durum da şudur: Babasını köle olarak bulur, satın alır ve âzad eder.”


Müslim, Itk: 25, (1510); Ebu Dâvud, Edeb: 129, (5137); Tirmizî, Birr: 8, (1907); İbnu Mâce, Edeb: 1, (3659);


(159)- Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Allah’ın rızası babanın rızasından geçer. Allah’ın memnuniyetsizliği de babanın memnuniyetsizliğinden geçer.”


Tirmizî, Birr: 3 (1900).Tirmizî bu hadisi hem Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in sözü (merfu) olarak, hem de sahâbî sözü (mevkuf) olarak rivayet eder. Ayrıca mevkuf olarak rivayet eden tarîkin sahih olduğunu söyler..


(160)- İbnu Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam, cihada iştirak etmek için Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den izin istedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Annen baban sağlar mı?” diye sordu. Adam: “Evet” deyince: “Onlara (hizmet de cihad sayılır), sen onlara hizmet ederek cihad yap” buyurdu. Müslim’in bir diğer rivayetinde adam: “…Sana, hicret ve cihad etmek ecrini de Allah’tan istemek şartı üzerine biat ediyorum” der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Anne ve babandan sağ olan var mı?” diye sorar. Adam: “Evet, her ikisi de sağ” deyince: “Yani sen Allah’tan ecir istiyorsun?” der. Adamın “evet”i üzerine: “Öyleyse vâlideyn’in yanına dön. Onlara iyi bak, (Allah’ın rızası ondadır)” emreder. Ebu Dâvud ve Nesâî’de gelen bir diğer rivayette adam: “Ağlamakta olan ebeveynimi de geride bıraktım” der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Öyleyse onların yanına dön, onları nasıl ağlattı isen öyle güldür, (Allah’ın rızası bundadır)” buyurur.” Ebu Dâvud’un, Ebu Said (radıyallahu anh)’den yaptığı bir başka rivayetinde şöyle denir: “Yemen ahalisinden bir adam, Hz Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e hicret ederek geldi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona: “Yemen’de bir kimsen var mı?” diye sordu. Adam: “Ebeveynim var” deyince “Peki, onlar sana izin verdiler mi?” diye tekrar sordu. “Hayır” cevabı üzerine: “Öyleyse onlara geri dön, onlardan izin iste. Şâyet izin verirlerse cihada katıl, vermezlerse onlara hizmet et!” emretti.”


İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/485


(161)- Muâviye İbnu Câhime’nin anlattığıa göre; Câhime (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gelir ve: “Ey Allah’ın Resûlu, ben gazveye (cihad) katılmak istiyorum, bu konuda sizinle istişâre etmeye geldim” der. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Annen var mı?” diye sorar. “Evet” deyince, “Öyleyse ondan ayrılma zira cennet onun ayağının altındadır” buyurur.


Nesâî, Cihad 6, (6, 11).


(163)- Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen bu kapıyı terket, dilersen muhafaza et” dediğini işittim.”


Tirmizî, Birr: 3, (1901). Tirmizî, hadise “sahih” dedi..


(164)- Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir kadın: “Ey Allah’ın Resûlü, ben anneme bir cariye tasadduk etmiştim. Şimdi annem öldü” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “(Sadaka yapmış olmanın) ecrini mutlaka alacaksın. Miras yoluyla cariye sana geri gelecek (tekrar senin olacak)” buyurdu. Kadın: “Ey Allah’ın Resûlü annemin bir aylık oruç borcu vardı, onun yerine tutabilir miyim?” diye sordu. “Annene bedel tut!” dedi. Kadın: “Ey Allah’ın Resûlü, annem hiç haccetmedi, onun yerine hac yapabilir miyim?” diye sordu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Evet, ona bedel haccet” buyurdu.”


Müslim, Sıyam 157, (1149); Tirmizî, Zekât 31 (667); Ebu Dâvud, Vesâyâ 12, (2877), Zekât 31, (1656);.


(165)- Esma Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhâ) anlatıyor: Henüz müşrik olan annem yanıma geldi. (Nasıl davranmam gerekeceği hususunda) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den sorarak: “Annem yanıma geldi, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?” dedim. “Evet” dedi, ona gereken hürmeti göster.”


Buhârî, Hibe: 28, Edeb: 8; Müslim, Zekat: 50 (1003); Ebu Dâvud, Zekât: 34, (1668);.


(166)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek: “Ben büyük bir günah işledim, buna tevbe imkanım var mı?” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Annen var mı?” diye sordu. Adam: “Hayır yok” dedi. “Peki teyzen de mi yok?” dedi. Adam: “Hayır, var” deyince Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Öyle ise ona iyilik yap!” diye emretti.” Tirmizî el-Berâ’dan kaydettiği diğer bir hadiste şu ziyadeye yer verir: “Teyze anne makamındadır.”


Tirmizî, Birr: 6, (1905);


(167)- Ebu Üseyd Mâlik İbnu Rebî’a es-Sâidî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Evet vardır” dedi ve açıkladı: “Onlara dua, onlar için Allah’tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) taleb etmek, onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babanın dostlarına ikramda bulunmak.”


Ebu Dâvud, Edeb: 129, (5142); İbnu Mâce, Edeb: 2, (3664);


(168)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı işittim, şöyle diyordu: “Kişinin yapacağı en üstün iyiliklerden biri, ölümünden sonra babasının dostlarına sıla-ı rahimde bulunmasıdır.”  Müslim, Birr: 11-13 (2552);


Tirmizî, Birr: 5 (1904); Ebu Dâvud, Edeb: 129, (5143);.


(170)- Zeyd İbnu Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Kim ebeveyninden birine bedel haccederse, bu haccla onun borcunu ödemiş olur. Bu durum semâdaki ruhuna müjdelenir. Kişi, anne ve babasına karşı isyankâr (âkk) bile olsa (bu iyiliği sebebiyle) Allah’ın nezdinde (iyi kullar meyanında) yazılır.” Diğer bir rivayette ise: “Babası için bir hacc, kendisi için yedi hacc yazılır” denmiştir.


Bu rivayeti Rezîn tahric etti. Bu rivayet Heysemî’nin Mecmau’z-Zevâid’inde, Taberâni’nin Mu’cemu’l-Kebir’inden kaydedilmiştir (3, 282

Anne babaya ve kardeşlere iyilik etmek.

(154)- Küleyb İbnu Menfa’a ceddi bulunan Küleyb el-Hanefî (radıyallahu anh)’den anlattığına göre, kendisi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek sormuştur: “Ey Allah’ın Resûlü kime karşı iyilik yapayım?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı vermiştir: “Annene, babana, kızkardeşine, oğlan kardeşine, bunu takip eden azadlına. Bu iyiliği de, üzerine vâcib olan bir hakkın ödenmesi, yani, sıla-ı rahmin yerine getirilmesi olarak yapacaksın. (Nafile, ihtiyarî, hasbî bir davranış tatavvu grubuna giren bir amel olarak değil)”.


Ebu Dâvud, Edeb: 129, (5140);.

Baştaki yöneticiye itaat etmek

(55)- İrbâz İbnu Sâriye (radıyallahu anh) dedi ki: “Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri: “Ey Allah’ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?” dedi. “Size, buyurdu, Allah’a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira, sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hülefâ-i Râşidîn’in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid’attır, her bid’at de dalalettir, sapıklıktır.”


Tirmizî, İlim: 16, (2678); Ebu Dâvud, Sünne: 6, (4607);


(1026)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Emîriniz, fâzıl veya fâcir her nasıl olursa olsun, (onun emri altında) cihad etmeniz size farzdır. Keza, namazı da fâzıl veya fâcir ve hatta kebâir işlemiş bile olsa her Müslümanın, arkasında kılması bütün Müslümanlara farzdır.”


[Ebu Dâvud, Cihâd 35, (2533).]

(1725)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Dinleyin ve itaat edin! Hattâ, üstünüze, başı kuru üzüm danesi gibi siyah Habeşli bir köle bile tayin edilmiş olsa, aranızda Kitabullah’ı tatbik ettikçe… (itaatten ayrılmayın).”


[Buhârî, Ahkâm 4, Ezân 54, 56.]

(1726)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmiş ise, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emîre itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.”


[Buhârî, Ahkâm 1, Cihad 109; Müslim, İmaret 33, (1853); Nesâî,

Bıyığın kısaltılması

(2133)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın.”


[Buhârî, Libâs 64, 65; Müslim, Tahâret 53, (259); Muvatta, Şa’ar 1, (2, 947); Ebû Dâvud, Tereccül 16, (4199); Tirmizî, Edeb 18, (2764); Nesâî, Tahâret 15, (1, 16).] Sahîheyn’in bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Şu ameller fıtrattandır: Kasık traşı, tırnakların kesilmesi, bıyıkların kesilmesi.”


(2134)- Zeyd İbnu Erkâm (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bıyığından kim almazsa bizden değildir.”


[Tirmizî, Edeb 16, (2762); Nesâî, Tahâret 13, (1, 15).]

(2135)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bıyığından keser ve şöyle derdi: “Halîlu’rrahmân İbrahim (aleyhisselâm) de böyle yapardı.”


[Tirmizî, Edeb 16, (2761).]

Bir şey yerken duasını okumak

(1850)- Ebû Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bir şey yeyip içti mi şu duayı okurdu: “Bize yedirip içiren ve bizi Müslümanlardan kılan Allah’a hamdolsun.”


[Tirmizî, Daavât 75, (3453); Ebû Dâvud, Et’ıme 53, (3850); İbnu Mâce, Et’ıme 16, (3283).]

(1851)- Muâz İbnu Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim bir şey yer ve: “Bana bu yiyeceği yediren ve tarafımdan hiçbir güç ve kuvvet olmadan bunu bana rızık kılan Allah’a hamdolsun” derse geçmiş günahları affolunur” dedi.”


[Ebû Dâvud, Libâs 1, (4023); Tirmizî, Da’avât 75, (3454); İbnu Mâce, Et’ime 16, (3285).] Ebû Dâvud’un rivayetinde şu ziyâde var: “Kim bir elbise giyer ve: “Bunu bana giydirip, tarafımdan bir güç ve kuvvet olmaksızın beni bununla rızıklandıran Allah’a hamdolsun” derse geçmiş ve gelecek günahları affedilir.”

Borcun ödenmesinde hassas olmak

(1040)- Ebu’d-Derdâ (radıyallahu anh)’nın anlattığına göre, cihâda giderken, yola çıkıp, halkın geçeceği yere durarak, herkese duyuracak şekilde şöyle bağırırmış: “Ey insanlar: Kimin üzerinde bir borç olduğu halde, cihada katılır ve bilirse ki, öldüğü takdirde bu borç ödenmeyecektir, hemen geri dönsün, sakın peşime takılmasın. Zîra, o, bu haliyle cihâdın karşılığını alamaz.”


[Rezîn’in ilavesidir.] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/82.

Borcunu ödenmesinde kolaylık sağlamak

(1936)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden önce yaşayanlardan bir tüccar vardı. Halka borç verirdi. Borçluları arasında fakir görürse hizmetçilerine: “Onun borcundan vazgeçiverin, böylece Allah’ın da bizim günahlarımızdan vazgeçeceğini umarız” derdi. Allah da onun günahlarından vazgeçti.”


[Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkât 19, (1557); Nesâî, Büyû 104, (7, 318).]

(1937)- Diğer bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir adam hiç hayır amelde bulunmadı. Ancak halka borç verir ve borcunu toplayan elçisine: “Kolay ödeyecekten (zenginden) al, zor ödeyecekten (fakirden) alma, vazgeç. Ola ki Allah da bizim günahlarımızdan vazgeçer” derdi. Allahu Teâla hazretleri bunun üzerine: “Haydi senin günahlarından vazgeçtim” buyurdu.”


[Buhârî, Büyû 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkât 31, (1562); Nesâî, Büyû 104, (7, 318).]

Borcunu vaktinde ödemek

(1930)- Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allahu Teâla nazarında, bir kulun Allah tarafından yasaklanan kebîrelerden sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu halde ölmesidir.”


[Ebû Dâvud, Büyû 9, (3342).]

(1933)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Borcunu ödeyebilecek durumda olan zengin kimsenin ödemeyi geçiktirmesi zulümdür. Biriniz bir zengine havâle olunursa (havâleyi kabûl etsin.)”


[Buhârî, İstikrâz 12, Havâlât 1, 2; Müslim, Müsâkât 33, (1564); Muvatta, Büyû 84, (2, 674); Ebû Dâvud, Büyû 10, (3345); Tirmizî, Büyû 68, (1308); Nesâî, Büyû 101, (7, 317).]

Çarşı pazarda fazla bulunmamak

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular: “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en ziyade nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.


Müslim, Mesâcid: 288, (671);

Çirkin isimlerin değiştirilmesi.

(126)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çirkin isimleri değiştirirdi” buyurmuştur.


Tirmizî, Edeb: 66, (2841);


(127)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Zeyneb Bintu Ebî Seleme’nin ismi Berre idi. “Nefsini tezkiye ediyor” denildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onu Zeyneb diye isimlendirdi.”


Buhârî Edeb: 108; Müslim, Edeb: 17, (2141);


(128)- İbnu Abbâs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Cüveyriye Bintu’l-Hâris’in ismi Berre idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onun ismini Cüveyriye diye değiştirdi. Zira, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) “Berre’nin yanından çıktı” denmesini sevmiyordu. Buhârî Edeb: 108;


Müslim, Edeb: 17, (2141


(129)- Şureyh İbnu Hâni, (radıyallahu anh) babasından naklediyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kavmimin beni Ebu’l-Hakem diye künyelediklerini işitmişti. Beni çağırtarak: “Hakem olan Allah’tır, hüküm de O’nadır, öyle ise, sen nasıl Ebu’l-Hakem künyesini taşırsın?” dedi. Ben açıkladım: “Kavmim bir meselede anlaşmazlığa düşünce bana gelirler, ben hükme bağlarım. Her iki taraf da verdiğim hükme râzı olurlar.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Bu ne güzel şey?” buyurdu ve “Çocuklarından neler var?” diye sordu. Ben: “Şüreyh, Müslim, Abdullah var” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “En büyüğü hangisi?” dedi. “Şüreyh” dedim. “Öyleyse, buyurdu, sen Ebu Şüreyh’sin”


Buhârî Edeb: 108; Müslim, Edeb: 17, (2141);


(130)- Beşîr İbnu Meymun, amcası Üsâme İbnu Ahdarî’den rivayet ediyor: Ahdarî diyor ki: “İsmi Asram olan bir adam vardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona: “İsmin nedir?” diye sordu. Adam “Asram” diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Hayır sen Zür’a’ sın” buyurdu.


Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4954);


(131)- Said İbnu’l-Müseyyeb babası vasıtasıyla dedesinden naklediyor: “Dedem, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a uğramıştı. “İsmin ne?” diye sordu. “Hazn (sert yer)” diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Hayır sen Sehl’sin” dedi. Müseyyeb: “Olamaz, babamın verdiği bir ismi değiştiremem” dedi. İbnu’l-Müseyyeb ilâve ediyor: “O günden sonra aramızda kabalık devam etti gitti.” Ebu Dâvud’un rivayetinde şöyle demiştir:”…. Hayır sehl ezilir ve hakîr tutulur.” Ebu Dâvud merhum der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Âsi, Aziz, Atele (şiddet, sertlik), Şeytan, Hakem, Gurâb (karga) Habbâb, Şihab isimlerini değiştirdi. Şihâb’ı Hişam, Harb’i Silm (sulh), Muzdaci’ı (yatan) Münbais (kalkan) yaptı. Afire (çorak) adını taşıyan bir araziyi de Hadire (yeşillik) diye, Şi’bu’d Dalâlet’i (sapıklık geçidi) Şi’bu’l-Hüdâ diye isimledi. Benu’z-Zinye’yi Benu’r-Rüşd olarak değiştirdi.”


Buhârî, Edeb: 107-108; Ebu Davud, Edeb: 70, (4956);


(132)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) diyor ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Âsiye (isyankâr, itaatsiz kadın) ismini değiştirip Cemîle (güzel kadın) yaptı.


Müslim, Edeb: 14, (2139); Tirmizî, Edeb: 66, (2840); Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4952);


(133)- Mesruk anlatıyor: “Hz. Ömer’le karşılaştım. Bana “Sen kimsin?” diye sordu. “Mesruk İbnu’l-Ecda” dedim. Dedi ki: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın ” ecda şeytandır” dediğini işittim.”


Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4957);


(134)- Sehl İbnu Sa’d (radıyallahu anh) anlatıyor: “el-Münzir İbnu Ebî Üseyd doğduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a getirilmişti. Çocuğu kucağına aldı ve: “İsmi nedir?” diye sordu. “İsmi falandır” diye ne konmuşsa söylendi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Hayır! bunun ismi Münzir olacak” dedi ve o gün çocuğa Münzir ismini koydu.


Buhârî, Edeb: 108; Müslim, Edeb: 29, (2149);

Çocuğa doğumunun yedinci günü akika kurbanı kesilmesi

(139)- İbnu Ömer (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) çocuğa, doğumunun yedinci gününde isim konmasını, yıkanarak pisliklerin temizlenmesini ve akika kurbanı kesilmesini emir buyurdu.”


Ebu Davud, Edâhî: 21, (2837); Tirmizî, Edâhî: 23, (1522), Edeb: 63, (2834), [Tirmizî’de hadis İbnu Ömer’den değil, Amr İbnu Şu’ayb an ebîhi an ceddihi tarîkindendir. Burada bir sehiv söz konusu -Nesâî, Akîka: 5, (7, 166); İbnu Mâce, Zebâih: 1, (3165)- dur.];

Çocuğa doğumunun yedinci günü isim konulması

(139)- İbnu Ömer (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) çocuğa, doğumunun yedinci gününde isim konmasını, yıkanarak pisliklerin temizlenmesini ve akika kurbanı kesilmesini emir buyurdu.”


Ebu Davud, Edâhî: 21, (2837); Tirmizî, Edâhî: 23, (1522), Edeb: 63, (2834), [Tirmizî’de hadis İbnu Ömer’den değil, Amr İbnu Şu’ayb an ebîhi an ceddihi tarîkindendir. Burada bir sehiv söz konusu -Nesâî, Akîka: 5, (7, 166); İbnu Mâce, Zebâih: 1, (3165)- dur.];

Çocuğuğunu güzel ahlakla terbiye etmek.

(177)- Said İbnu’l-Âs (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Bir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha üstün bir miras bırakamaz” Yine Tirmizî’de, Câbir İbnu Semure’den gelen bir başka rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur: “Kişinin çocuğunu bir kerecik terbiye etmesi, onun için bir Sa (Bir Sa’: 2120 grama tekabül eden bir ölçü birimi.) miktarında yiyecek tasadduk etmesinden daha hayırlıdır


Tirmizî, Birr: 33, (1953);

Çocuklara, yakınlara ve hizmetçilere Güzel İsimler vermek

(113)- Ebu’d-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız öyleyse isimlerinizi güzel yapın.”


Ebu Dâvud, Edeb: 69, (4948);.


(114)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah’ın en ziyade sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır.”


İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/425.


(115)- Ebu Vehb el-Cüşemî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah’ın çok sevdiği isimler Abdullah, Abdurrâhman’dır. En sâdık olanları da Hâris ve Hemmâm isimleridir. En çirkinleri de Harb(savaş) ve Mürre (acı) isimleridir”


Ebu Dâvud, Edeb: 69, (4950). Metin Ebu Dâvud’a aittir, Nesaî’de muhtasar olarak kaydedilmiştir [Hayl: 3 (6, 218, 219


(116)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah katında en düşük (ahna’) isim Melikü’l-emlâk (mülklerin mâliki) ismidir. Allah’tan başka Mâlik yoktur.” Süfyân merhum dedi ki: Şâhân Şâh bunun örneğidir. Ahmed İbnu Hanbel merhûm dedi ki: “Ebu Amr merhum’a, ahna’ ne demek diye sordum, bana “en düşük” diye cevap verdi.”


Buhârî, Edeb: 114; Müslim, Edeb: 20, (2143); Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4961); Tirmizî Edeb: 65, (2839);


(117)- Müslim’in bir diğer rivayetinde şöyle buyrulmuştur: “Kıyamet günü, Allah’ın en ziyade kızacağı en kötü kimse, adı Melikü’l-emlâk (Şehinşâh) olan kimsedir. Allah’tan başka Mâlik yoktur.”


Müslim: Adâb: 21;


(118)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ya’la, Bereket, Eflah, Yesâr, Nâfi ve benzeri isimlerin kullanılmasını yasaklamayı arzu etmişti. Sonra onun bu mevzuda sükut ettiğini gördüm. Sonra da yasaklamadan vefat etti.” Ebu Dâvud’un rivayetinde şu ziyade mevcuttur: “…Zira kişi “Bereket burada mı?” diye sorar da “hayır yok!” diye cevap verirler” Bu hadisi Müslim,


Âdab: 13, (2138); ve Ebu Dâvud, Edeb: 70, (4960) rivayet ettiler. Hadisin metni Müslim’e aittir


(119)- Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in azadlı kölesi Eslem anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh), bir oğlunu Ebu İsa künyesini kullandığı için dövdü. Öte yandan Muğîre İbnu Şu’be (radıyallahu anh), Ebu İsa künyesini kullanıyordu. Hz. Ömer (radıyallahu anh) ona “Ebu Abdillah künyesini kullanman sana yetmez mi?” dedi. Muğîre: “Bana Ebu İsa künyesini takan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’dir” cevabını verince, Hz. Ömer: “Hz. Peygamer (aleyhissalâtu vesselâm)’in geçmiş gelecek bütün günahları affedilmiştir. Biz ise bundan böyle sıkıntıdayız” dedi. Ölünceye kadar Muğire’yi “Ebu Abdillah” diye künyeledi.


Ebu Dâvud, Edeb: 72, (4963);


(120)- Yahya İbnu Sa’îd (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) “İsmin ne?” dedi. Adam: “Mürre (acı)!” deyince, ona: “Otur!” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tekrar “Bunu kim sağıverecek?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona da: “ismin nedir?” diye sordu. Adam: “Harb!” diye cevap verdi. Ona da “Otur” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Bu deveyi kim bize sağıverecek?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. “Ya’îş (yaşıyor!)” cevabını alınca ona: “Sen sağ” diyerek müsaade etti.”


Muvatta, İsti’zan: 24 (2, 973);

Doğan çocuğun kulağına ezan okunması.

(141)- Ebu Râfi (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ) oğlu Hasan (radıyallahu anh)’ı doğurduğu zaman, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı kulağına ezan okurken gördüm.”


Ebu Dâvud, Edeb: 116, (5105); Tirmizî, Edâhî: 17, (1514). Tirmizî hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Rezîn şu ziyadeyi kaydeder: “Kulağına İhlas sûresini okudu, hurma ile tahnik etti ve ismini koydu

Domuz alım satımı yapmamak

(215)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Mekke’nin fethedildiği sene Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i Mekke’de işittim, şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Allah içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alımsatımını yasakladı.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resûlü “ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır” dendi. Cevâben: “O (nun satışı) haramdır” buyurdu ve ilâve etti: “Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler.”


Buhârî, Büyû’: 112, Meğâzî: 50; Müslim, Müsâkât: 71 (1581); Ebu Dâvud, Büyû’: 66 (3486); Tirmizî, Büyû’: 61 (1297); Nesâî, Büyû’: 93, (7, 309-310); İbnu Mâce, Ticarât: 11, (2167);

Dua ederken Allh’a hamd ile başlamak

(1772)- Fadâle İbnu Ubeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua eden bir adamın, dua sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e salat ve selam okumadığını görmüştü. Hemen: “Bu kimse acele etti” buyurdu. Sonra adamı çağırıp: “Biriniz dua ederken, Allahu Teâla’ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e salât okusun, sonra da dilediğini istesin” buyurdu.”


[Tirmizî, Daavat 66,(3473, 3475); Ebû Dâvud, Salât 358, (1481); Nesâî, Sehv 48, (3, 44).]

Dua ederken başında, ortasında ve sonunda Rasulullah’a salat etmek

(1773)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Dua sema ile arz arasında durur. Bana salât okunmadıkça, Allah’a yükselmez. [Beni hayvanına binen yolcunun maşrabası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.]”


[Tirmizî, Salât 352, (486). Tirmizî, bunu Hz. Ömer (radıyallahu anh)’e mevkuf olarak rivayet etmiştir. Rezîn ise merfu olarak rivayet etmiştir.]

Dua ederken ellerin içi yukarı gelecek şekilde tutmak

(1765)- İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) hazretleri anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Duvarları örtmeyin. Kim kardeşinin mektubuna, onun izni olmadan bakarsa, tıpkı ateşe bakmış gibi olur. Allah’tan avuçlarınızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin; duayı tamamlayınca avucunuzu yüzlerinize sürün.”


[Ebû Dâvud, Salât 358, (1489, 1490, 1491).]

Dua ederken Rasulullah’a salat ile devam etmek

(1772)- Fadâle İbnu Ubeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua eden bir adamın, dua sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e salat ve selam okumadığını görmüştü. Hemen: “Bu kimse acele etti” buyurdu. Sonra adamı çağırıp: “Biriniz dua ederken, Allahu Teâla’ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e salât okusun, sonra da dilediğini istesin” buyurdu.”


[Tirmizî, Daavat 66,(3473, 3475); Ebû Dâvud, Salât 358, (1481); Nesâî, Sehv 48, (3, 44).]

(1774)- Hz. İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (radıyallâhu anhümâ) beraber otururlarken ben namaz kılıyordum. (Namazı bitirip) oturunca, Allah’a sena ile zikretmeye başladım ve arkasından Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a salât okuyarak devam ettim. Sonra kendim için duada bulundum. (Bu tarzımı beğenmiş olacak ki) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “İşte! İstediğin veriliyor. İşte! İstediğin veriliyor” dedi.”


[Tirmizî, Cum’a 64, (593).]

Dua etmek

(1750)- Nu’man İbnu Beşîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Dua ibadetin kendisidir” buyurdular ve sonra şu âyeti okudular. (Meâlen): “Rabbiniz: “Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir” buyurdu.”


(Gâfir 60). [Tirmizî, Tefsir, Gâfir, (2973); Ebû Dâvud, Salât 358, (1479). Metin Tirmizî’ye aittir.]

(1751)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah’a taleb edilen (dünyevî şeylerden) Allah’ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir.”


[Tirmizî, Daavât 112, (3542).]

(1752)- Ubâde İbnu’s-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Yeryüzünde, mâsiyet veya sıla-i rahmi koparıcı olmamak kaydıyla Allah’tan bir talepte bulunan bir Müslüman yoktur ki Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı affetmek suretiyle icabet etmesin.”


[Tirmizî, Da’avât 126, (3568).]

(1753)- Ebû’d-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) sordu: “En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, melîkinizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi?” “Evet! Ey Allah’ın Resûlü!” dediler. “Allah’ın zikridir!” buyurdu.


[Tirmizî, Daavat 6, (3374); Muvatta, Kur’ân 24.]

(1754)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allahu Teâlâ hazretleri şöyle seslenir: “Beni bir gün zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın!”


[Tirmizî, Cehennem 9, (2597).]

(1755)- Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Akşamdan (abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya ve âhiret için hayır taleb eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin.”


[Ebû Dâvud, Edeb 105, (5042).]

Dua etmek (ezanla kamet arası)

(1760)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ezanla kaamet arasında yapılan dua reddedilmez (mutlaka kabule mazhar olur.)” “Öyleyse, dendi, “ey Allah’ın Resûlü, nasıl dua edelim?” “Allah’tan, dedi, dünya ve âhiret için âfiyet isteyin!”


[Ebû Dâvud, Salât 35, (521); Tirmizî, Salât 46, (216), Daavât 138, (3588, 3589).]

Dua etmek (ezanla okunurken)

(1761)- Sehl İbnu Sa’d (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İki şey vardır, asla reddedilmezler: Ezan esnasında yapılan dua ile, insanlar birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua.”


[Muvatta, Nidâ 7, (1, 70); Ebû Dâvud, Cihâd 41, (2540).]

Dua etmek (farz namazlarından sonra)

(1759)- Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Derdi ki: “Ey Allah’ın Resûlü! En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?” “Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!” diye cevap verdi.”


[Tirmizî, Daavât 80.]

Dua etmek (gecenin sonunda)

(1759)- Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Derdi ki: “Ey Allah’ın Resûlü! En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?” “Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!” diye cevap verdi.”


[Tirmizî, Daavât 80.]

Dua etmek (secdede)

(1762)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın.”


[Müslim, Salât 215, (482); Ebû Dâvud, Salât 152, (875).]

(1802)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), secdelerinde şunları söylerdi: “Allahümmağfirlî zenbî küllehu, dıkkahu ve cüllehu, evvelehu ve âhirehu, sırrahu ve alâniyyetehu. (Allahım! Büyük küçük birinci sonuncu, gizli-açık, bütün günahlarımı mağfiret buyur.”


[Müslim, Salât 216, (483); Ebû Dâvud, Salât 152, (878).] 

Duadan sonra elleri yüze sürmek

(1765)- İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) hazretleri anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Duvarları örtmeyin. Kim kardeşinin mektubuna, onun izni olmadan bakarsa, tıpkı ateşe bakmış gibi olur. Allah’tan avuçlarınızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin; duayı tamamlayınca avucunuzu yüzlerinize sürün.”


[Ebû Dâvud, Salât 358, (1489, 1490, 1491).]

(1767)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ellerini dua ederken kaldırınca, onları yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazlardı.”


[Tirmizî, Daavât 11, (3383).]

Duayı Allahın kabul edeceğini inanarak yapmak

(1771)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah’a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah celle şânuhu (bu inançla olmayan ve) gafletle (başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin duasını kabul etmez.”


[Tirmizî, Daavât 66. (3474.)]

Duayı ve istiğfarı üçer defa yapmak

(1781)- Hz. İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) duayı üç kere yapmaktan, istiğfarı üç kere yapmaktan hoşlanırdı.”


[Ebû Dâvud, Salât 361, (1524).]

Dul ve kimsesizlere iyilik etmek

(184)- Safvân İbnu Süleym (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Dul ve kimsesizler için çalışan, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri oruç tutup geceleri de ibadet eden kimse gibidir”


Buhârî, Nafakât: 1, Edeb: 25, 26; Nesâî, Zekât: 78, (5, 86, 87); Müslim, Züd: 41, (2982); Tirmizî, Birr: 44, (1970);.

Emaneti muhafaza etmek

(86)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Emanet kaybedilince kıyameti bekleyin.” “Emanet nasıl kaybolur?” diye sordular. “İşler ehil olmayanlara teslim edilince” diye cevapladı.”


Buhârî, Rikak: 35, İlm 2; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/372.


(87)- Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şu sözünü rivayet etmiştir: “Sana emanet bırakanın emânetini geri ver. Sana ihânet edene ihânet etme”


Ebu Dâvud, Büyü: 81 (3534); Tirmizî, Büyü: 38, (1264); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/373

Evden çıkarken duasını okumak

(1828)- Ümmü Seleme (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) evinden çıktığı zaman şu duayı okurdu: “Allah’ın adıyla Allah’a tevekkül ettim. Allahım! zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehâlete düşülmüş olmasından sana sığınırız”.


[Tirmizî, Daavât 35, (3423); Ebû Dâvud, Edeb 112, (5094); Nesâî İstiâze 30, (8,268); İbnu Mâce, Dua 18, (3884).]

(1829)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Evinden çıkınca kim: “Allah’ın adıyla, Allah’a tevekkül ettim, güç kuvvet Allah’tandır” derse kendisine: “İşine bak, sana hidâyet verildi, kifâyet edildi ve korundun da” denir, ondan şeytan yüz çevirir”.


[Tirmizî, Daavât 34, (3422); Ebû Dâvud, Edeb 112, (5095); Nesâî, İstiâze (8,268).]

Eve girerken besmele ile girmek

(1756)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir kimse evine veya yatağına girince hemen bir melek ve bir şeytan alelacele gelirler. Melek: “Hayırla aç!” der. Şeytan da: “Şerle aç!” der. Adam, şayet (o sırada) Allah’ı zikrederse melek şeytanı kovar ve onu korumaya başlar. Adam uykusundan uyanınca, melek ve şeytan aynı şeyi yine söylerler. Adam, şayet: “Nefsimi, ölümden sonra bana geri iade eden ve uykusunda öldürmeyen Allah’a hamdolsun. İzniyle yedi semayı arzın üzerine düşmekten alıkoyan Allah’a hamdolsun” dese bu kimse yatağından düşüp ölse şehit olur, kalkıp namaz kılsa faziletler içinde namaz kılmış olur.”


[Rezîn ilâvesidir.]

Eve girerken duasını okumak

(1830)- Ebû Mâlik el-Eş’arî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kişi evine girince şu duayı okusun: “Allahım! Senden hayırlı girişler, hayırlı çıkışlar istiyorum. Allah’ın adıyla girdik, Allah’ın adıyla çıktık, Rabbimiz Allah’a tevekkül ettik”. Bu duayı okuduktan sonra ailesine selam versin”.


[Ebû Dâvud, Edeb, 112, (5096).]

Ezan okunurken tekrar etmek

(2436)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik. Bilâl (radıyallâhu anh) kalkıp ezan okudu. (Ezanı bitirip) susunca, Aleyhissalâtu Vesselâm: “Kim bunun mislini kesin bir inançla söylerse cennete girer” buyurdu.”


Nesâî, Ezân; 34, (2, 24);


(2437)- Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (radıyallâhu anh)’ın anlattığına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini işitmiştir: “Ezanı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini aynen (kelime kelime) tekrar edin. Sonra bana salât u selâm okuyun. Zîra kim bana salât u selâm okursa Allah da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için el-Vesîle’yi taleb edin. Zîra o, cennete bir makamdır ki, mutlaka Allah’ın kullarından birinin olacaktır. Ona sahip olacak kimsenin ben olmamı ümid ediyorum. Kim benim için Allah’tan el-Vesîle’yi taleb ederse, şefaat kendisine vâcib olur.” ]

Müslim, Salât: 11, (384); Ebû Dâvud, Salât: 36, (522); Nesâî, Ezan: 33, (2, 23); Tirmizî, Salât: 154, (208); İbnu Mâce, Ezân: 4, (720); Hadisin ilk cümlesi Buhârî’de de rivayet edilmiştir.( Ezân: 7.)


(2439)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Müezzin, “Allahu ekber Allahu ekber” deyince sizden kim samimiyetle, “Allahu ekber Allahu ekber” derse; sonra müezzin: “Eşhedu en lâ ilâhe illallah” deyince, “Eşhedu en lâ ilâhe illallah” derse; sonra müezzin: “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” deyince, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” derse; sonra müezzin: “Hayye ala’ssalât” deyince “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” derse; sonra müezzin: “hayye ala’lfelâh” deyince, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” derse; sonra müezzin: “Allahu ekber Allahu ekber” deyince, “Allahu ekber Allahu ekber” derse; sonra müezzin: “Lâilâhe illallah” deyince “Lâilâhe illallah” derse cennete girer.”


Müslim, Salât: 12, (385); Ebû Dâvud, Salât: 36, (527)


(2440)- Sa’d İbnu Ebî Vakkâs (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Müezzini işittiği zaman, kim: “Ben şehadet ederim ki, bir olan Allah’tan başka ilah yoktur, O’na şerik de yoktur, Muhammed O’nun kulu ve Resûlüdür. Rabb olarak Allah’tan Resûl olarak Muhammed’den -bir rivayette “…nebî = peygamber olarak Muhammed’den din olan İslam’dan- razıyım” derse günahı affedilir.”


Müslim, Salât: 13, (386); Ebû Dâvud, Salât: 36, (525); Tirmizî, Salât: 156, (210); İbnu Mâce, Ezân: 4, (721); Nesâî, Ezân: 38, (2, 26);.


(2441)- Ebû Ümâme Es’ad İbnu Sehl (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Mu’âviye İbnu Ebî Süfyan (radıyallâhu anh)’ı minberde oturmuş (hutbe vermek üzere bekliyorken) dinliyordum. (Ezan başladı.) Müezzin: “Allahu ekber Allahu ekber” deyince, Mu’âviye de: “Allahu ekber Allahu ekber” dedi; Müezzin: “Eşhedu en lâ ilâhe illâllah!” dedi. Mu’âviye: “Ben de!” dedi; Müezzin: “Eşhedu en lâ ilâhe illallah!” dedi. Mu’âviye: “Ben de!” dedi. Müezzin: “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!” dedi. Mu’âviye: “Ben de!” dedi. Müezzin: “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!” dedi. Mu’âviye: “Ben de!” dedi. Ezan okuma işi bitince dedi ki: “Ey insanlar! Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı minberde iken işittim, O da, müezzin ezan okurken tıpkı sizin benden işittiğinizi söylüyordu (bizzat işittim).”


Buhârî, Cuma:23;


(2443)- Ebû Saîdi’l-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ezanı işittiğiniz zaman, müezzinin söylediğinin mislini tekrar edin!”


Buhârî, Ezân: 7; Müslim, Salât: 10, (383); Ebû Dâvud, Salât: 36, (522); Nesâî, Ezân: 33, (2, 23); Tirmizî, Salât: 154, (208); İbnu Mâce, Ezân: 4, (720);


(2447)- İbnu Amr İbni’l-Âs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Müezzinler (sevapca) bizden üstün oluyorlar. (Onlara yetişmemiz için ne tavsiye edersiniz?) diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:” Onların söylediklerini sen de tekrar et. Bitirip sona erince dilediğini iste, sana da (aynı sevap) verilecektir” cevabını verdi.”


Ebû Dâvud, 36, (524);

Ezandan sonra duasını yapmak

(2438)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ezanı işittiği zaman kim: “Allâhümme Rabbe hâzihi’dda’veti’ttâmme ve’ssalâti’lkâime âti Muhammedeni’l-Vesîlete ve’lfadîlete veb’ashu makâmen mahmûdeni’llezî va’adtehu. (Ey bu eksiksiz davetin ve kılınan namazın sahibi! Muhammed’e Vesîle’yi ve fazîleti ver. O’nu, va’adettiğin -bir rivayette va’adettiğin üzere- makam-ı Mahmûd üzere ba’s et (dirilt)” derse, ona Kıyâmet günü mutlaka şefaatim helal olur.”


Buhârî, Ezân: 8; Ebû Dâvud, Salât: 28, (529); Tirmizî, Salât: 157, (211); Nesâî, Ezân: 38, (2, 26); İbnu Mâce, Ezân: 4, (722);

Faizin her halinden kaçınmak

(308)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti.” Ebu Davud ve Tirmizî’nin rivayetlerinde şu ziyade vardır: “(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da…”


Müslim, Müsâkât: 25, (1579); Ebu Dâvud, Büyû: 4, (3333); Tirmizî, Büyû: 2, (1206); İbnu Mâce, Ticârât: 58, (2277);


(309)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak.” Bir rivayette “…tozu ulaşacak” denir.


Ebu Dâvud, Büyû: 3, (3331); Nesâî, Büyû: 2, (7, 243); İbnu Mâce, Ticârât: 58, (2278);.


(310)- Amr İbnu’l-Ahvas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i Veda Haccı sırasında dinledim, şöyle diyordu: “Haberiniz olsun, câhiliye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Sadece verdiğiniz ana parayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş olacaksınız ne de zulme uğramış olacaksınız. Haberiniz olsun cahiliye devrindeki bütün kan dâvaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbnu Abdilmuttalib’in kan dâvasıdır.” Bu kimse, Benû Leys’te süt anadaydı. Hüzeyl onu öldürmüştü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Yâ rabbi tebliğ ettim mi?” dedi. Cemaat: “Evet tebliğ ettin” dediler ve üç kere tekrarladılar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ya Rabbi şahid ol!” dedi ve üç kere tekrar etti.” Hattâbî der ki: “Ebu Davûd, hadisi şu şekilde, yani “Haris İbnu Abdilmuttalib’in kan dâvası…” diye rivayet etmiştir. Halbuki diğer kitaplarda: Rebî’a İbnu’l-Haris İbni Abdilmuttalib’in kan dâvası şeklinde rivayet edilmiştir.


Ebu Dâvud, Büyû: 5, (3334);.


(311)- Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Altın altınla peşin olmazsa ribâdır. Buğday buğdayla peşin satılmazsa ribâdır. Arpa arpayla peşin satılmazsa ribâdır. Kuru hurma kuru hurmayla peşin satılmazsa ribâdır.” Yukarıdaki metin Sahiheyn’in metnidir. Buhârî’nin bir rivayetinde, “verik (yani basılmış dirhem) verikle, altın altınla…” şeklinde gelmiştir.


Buhârî, Büyû: 54, 74, 76; Müslim, Musâkât: 79, (1586); Ebu Dâvud, Büyû: 12, (3348); İbnu Mâce, Ticârât: 50, (2160), (2259); Muvatta, Büyû: 38, (2, 636-637); Tirmizî, Büyû: 24 (1243); Nesâî, Büyû: 41, (7, 273)


(312)- Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında bize bayağı hurma veriliyordu. Bu muhtelif cins kuru hurmanın bir karışımı idi. Bu bayağı hurmanın iki ölçeğini bir ölçek iyi hurma mukabilinde satıyorduk. Bu tarz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in kulağına ulaşınca şöyle buyurdu: “İki ölçek hurmaya bir ölçek hurma, iki ölçek buğdaya bir ölçek buğday iki dirheme bir dirhem olmaz.”


Buhârî, Büyû: 21; Müslim, Müsâkat: 98, (1594, 1595,1596); Tirmizî, Büyû: 23, (1241); Nesâî, Büyû’: 41, 50, (17, 271-272-273); Muvatta, 32, (2, 632);


(313)- Bir rivayette de şöyle gelmiştir: “Hz. Bilâl (radıyallahu anh), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a (iyi cins bir hurma olan) bernî hurması getirmişti. “Bu nereden?” diye sordu. Bilâl (radıyallahu anh): “Bizde âdi hurma vardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık”, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Eyvah! Bu ribânın ta kendisi, eyvah bu ribânın ta kendisi, sakın öyle yapma. Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat. Sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al” dedi.


Buhârî, Vekâlet: 11; Müslim, Müsâkat: 96, (1594); Nesâî, Büyû: 41, (7, 271-272);


(315)- Müslim’in bir diğer rivayeti şöyledir: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurma ile, tuz tuzla başbaşa misliyle, peşin olarak satılır. Kim artırır veya artırılmasını taleb ederse ribâya girmiştir. Bu işte alan da veren de birdir.” Yine Müslim’de Ebû Hüreyre’nin bir rivayetinde “..cinsleri farklı ise müstesna” denir.


Müslim, Müsâkât: 82, (1584);


(317)- Ebu’l-Minhâl anlatıyor: “Zeyd İbnu Erkam ve el-Berâ İbnu Âzib (radıyallahu anh)’e sarf’tan (yani altınla gümüşü cinsi cinsine satmaktan) sordum. İkisi de şu cevabı verdi: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) altının gümüş mukabilinde veresiye satılmasını yasakladı.”


Buhârî, Büyû: 80, 8, Şirket: 10, Menakıbu’l-Ensâr: 50; Müslim, Müsakât: 87, (1589); Nesâî, Büyû: 49, (7, 280


(318)- Fadâle İbnu Ubeyd (radıyallahu anh) buyuruyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a Hayber’de bulunduğu sırada altın ve boncuklarla yapılmış bir gerdanlık getirildi. Bu satılık ganimet mallarındandı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) altınların boncuklardan ayrılmasını emretti. Derhal gerdanlığın altın kısmı ile boncuk kısmı birbirinden ayrıldı. Sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Altın, altına mukabil, tartısı tartısına satılsın” buyurdular. Buhârî hâriç Beş Kitap tahric etti.


Müslim, Müsâkat: 89, (1591); Tirmizî, Büyû: 32, (1255); Ebu Dâvud, Büyû: 13, (3351-3353); Nesâî, Büyû: 48, (7-279);


(319)- Müslim’de gelen diğer bir rivayette Haneş es-San’ânî der ki: “Biz Fadâle ile bir gazvede berâberdik. Derken bana ve arkadaşlarıma ganimetten bir gerdanlık isabet etti. Gerdanlık altın, gümüş ve kıymetli taşlardan yapılmıştı. Ben bunu satın almak isteyerek, Fadâle’ye sordum. Bana şöyle cevap verdi: Bunun altınını ayır, bir kefeye koy. Kendi altınını da bir kefeye koy. Sonra sakın misli mislinden fazla birşey alma! Zîra ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ederse sakın misli mislinden fazla bir şey almasın.”


Müslim, Büyû: 91, (1591


(320)- Ebu Bekre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), gümüşün gümüşe başa baş olmayan satışını yasakladı. Bize altın mukabilinde dilediğimiz şekilde gümüş ve gümüş mukabilinde dilediğimiz şekilde altın satın almayı emretti.” Müslim’in ziyadesinde “..Bir adam “peşin mi?” diye sordu. Ebu Bekre: “Ben böyle işittim” cevabını verdi.


Sahîheyn ve Nesâî rivayet etmiştir. Buhârî, Büyû: 81, 77; Müslim, Müsâkat: 88, (1590); Nesâî, Büyû: 50 (7, 280-281);.


(321)- Yahya İbnu Sa’îd (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hayber’in fethi sırasında iki Sa’d’a (Sa’d İbnu Ebî Vakkâs ve Sa’d İbnu Ubâde), ganimet malından altın veya gümüş bir kabı satmalarını emretti. Onlar, her üç (birim)’i aynı dört (birim) mukabilinde, veya her dört (birim)’i üç (birim) aynı mukabilinde sattılar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara: “Siz ribâ yaptınız, geri verin” emretti.”


Muvatta, Büyû: 28 (2, 632).


(322)- Mücahid anlatıyor: “Ben İbnu Ömer (radıyallahu anh)’le beraberdim.Ona bir kuyumcu gelerek: “Ey Ebu Abdirrahman! Ben altın işliyor ve bunu kendi ağırlığından fazla altınla satıyorum. Böylece ona harcadığım el emeği miktarında fiyatını artırıyorum” dedi. İbnu Ömer (radıyallahu anh) onu bu işten yasakladı. Kuyumcu aynı meseleyi tekrar tekrar söyledi. Her seferinde İbnu Ömer (radıyallahu anh) onu bu işten yasakladı ve son olarak da şunu söyledi: “Dinar dinarla, dirhem dirhemle satılır. Aralarında fazlalık olamaz. Bu, Peygamberimizin bize vasiyetidir, biz de size vasiyet ediyoruz (tebliğ edip duruyoruz).” Bu rivayet Muvatta’da tam olarak gelmiştir. Nesâî ise sâdece Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in sözünü kaydeder.


Muvatta, Büyû: 31, (2, 633); Nesâî, Büyû: 46, (7, 278);


(323)- Ata İbnu Yesâr anlatıyor: “Hz. Muâviye (radıyallahu anh) altın veya gümüşten mâmul bir su kabını, ağırlığından daha fazla bir fiyatla satmıştı. Kendisine Ebu’d-Derda (radıyallahu anh): “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in bu çeşit alışverişi yasakladığını işittim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunların satışı misline misil olmalı diye emretti” diye itiraz etti. Hz. Muâviye (radıyallahu anh): “Ben bunda bir beis görmüyorum” diye cevap verdi. Ebu’d-Derda (radıyallahu anh) öfkelendi ve: “Muâviye’yi kınamada bana yardım edecek biri yok mu? Ben ona Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den haber veriyorum o bana şahsî reyinden söz ediyor. Senin bulunduğun diyarda yaşamak bana haram olsun!” diye söylendi. Ebu’d-Derda bunun üzerine orayı terkederek Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in yanına geldi. Durumu olduğu gibi ona anlattı. Hz. Ömer (radıyallahu anh) Hz. Muâviye (radıyallahu anh)’ye bir mektup yazarak bu çeşit satışı (altının altınla satılması), misli misline ve ağırlığına denk olarak yapmasını emretti.”


Muvatta, Büyû: 33 (2, 634); Nesâî, Büyû: 47, (7, 279);.


(324)- Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ribâ veresiyededir” buyurdu. Diğer bir rivayette: “Peşin alışverişlerde (cinsler farklı ise fazlalık sebebiyle) riba olmaz” buyurulmuştur.


Buhârî, Büyû: 40; Müslim, Büyû: 102, (1596); Nesaî, Büyû: 50, (7, 281);.


(325)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben dinarla deve satıyor, dinar yerine gümüş alıyordum. Bazan da gümüşle satıyor, onun yerine dinar alıyordum. Bu durumu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a arzederek hükmünü sordum. “O andaki (aynı meclisteki) kıymetiyle olunca bunda bir beis yok” buyurdu.”


Tirmizî, Büyû: 24, (1242); Ebu Dâvud, Büyû: 14 (3354-3355); Nesâî, Büyû: 50, (7, 281-282); İbnu Mâce, Ticârât: 51, (2262); Ebu Dâvud, Büyû: 14, (3354, 3355);


(327)- Ma’mer İbnu Abdillah İbni Nâfi (radıyallahu anh)’nin anlattığına göre, kölesine, bir sâ buğday vererek pazara yollar ve: “Bunu sat, parasıyla arpa satın al” der. Köle gider. Onu vererek bir sa’dan bir miktar fazla arpa satın alır. Köle dönünce, Ma’mer (radıyallahu anh) ona “Niye böyle yaptın? Çabuk git ve geri ver. Misli misline denk al. Zîra ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı işittim, şöyle diyordu: “Yiyecek, yiyecekle misli misline denk olmalıdır.” O zaman yiyeceğimiz arpa idi. Kendisine: “Ama bu arpa onun misli değildir” dendi ise de: “Ben arpanın buğdaya benzemesinden korkarım” cevabını verdi.”


Müslim, Müsâkât: 93, (1592);


(328)- İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Süleyman İbnu Yesar demiştir ki: “Sa’d İbnu Ebî Vakkas’ın merkebinin yemi bitmişti. Kölesine: “Ailene ait buğdaydan bir miktar götür, ona mukabil arpa satın al, sakın mislinden fazla almayasın” dedi.


Muvatta, Büyû: 50, 52, (2, 645);


(329)- Ebu Ayyaş’ın -ki ismi Zeyd’dir- anlattığına göre: “Sa’d İbnu Ebî Vakkas (radıyallahu anh)’a, beyaz buğday mukabilinde kabuksuz arpa satın almanın hükmünü sorar. Sa’d (radıyallahu anh) kendisine: “Hangisi daha kıymetli? diye sorar. Zeyd: “Beyaz buğday” der. Sa’d onu bu işten men eder ve der ki: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a kuru hurmayı tâze hurma mukabilinde satın alma hakkında sorulduğu zaman işitmiştim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu sorana: “Tâze hurma kuruyunca ağırlığını kaybeder mi?” dedi. Adam “evet” cevabını verince, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu bu işten men etmişti.”


Tirmizî, Büyû: 14, (1225); Ebu Dâvud, Büyû: 18, (3359); Muvatta, Büyû: 22, (2, 624); Nesâî, Büyû: 36, (7, 269); İbnu Mâce, Ticârât: 53, (2264);.


(330)- Ebu Dâvud’un diğer bir rivayetinde: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), tâze hurmayı kuru hurma ile veresiye satmayı yasakladı” denir.”


Ebu Dâvud, Büyû: 18, (3360)


(338)- İmam Mâlik’e ulaştığına göre, bir adam İbnu Ömer (radıyallahu anh)’e gelerek: “Ben birisine bir borç verdim. Bana, bunu daha üstün bir şekilde iadesini şart koştum” dedi ve hükmünü sordu. İbnu Ömer (radıyallahu anh): “Bu ribâdır” diye cevap verdi ve şu açıklamada bulundu: “Borç verme işi üç şekilde cereyan eder. 1- Borç vardır, bunu vermekle sâdece Allah’ın rızasını düşünürsün. Karşılığında sana rızayı ilâhî vardır. 2- Borç vardır, bununla arkadaşını memnun etmek istersin. 3- Borç vardır, temiz bir malla pis bir şey almak için bu borcu verirsin. İşte bu ribâdır.” Adam: Öyleyse bana ne emredersiniz, ey Ebu Abdirrahman? diye sordu. İbnu Ömer şu açıklamada bulundu: “Akdi yırtmanı tavsiye ederim. Borçlu, verdiğin miktarı aynen iade ederse alırsın. Verdiğinden daha az iade eder, sen de alırsan sevap kazanırsın. Eğer sana, daha iyi birşeyi gönül hoşluğu ile verirse, bu sana bir teşekkürdür, böylece teşekkürünü ifade ediyor demektir. Sana ayrıca, ona vâde tanıdığın için sevap vardır.”


Muvatta, Büyû: 92, (2, 681-682);.


(341)- Ubeyd İbnu Ebî Sâlih anlatıyor: “Ben, bilâhere ödenmek üzere Dar-ı Nahle ehline bez sattım. Bir müddet sonra Kûfe’ye gitmek istedim. Borçlular bana gelerek fiyattan biraz inmem hâlinde peşin ödeyeceklerini söylediler. Bunu Zeyd İbnu Sâbit’e sordum. Bana: “Hayır, bu işi yapmana cevaz veremem, bunu (ribâyı) ne senin yemeni, ne de (satın alanlara) yedirmeni emredemem” dedi.


Muvatta, Büyû: 81, (2, 671);


(343)- Zeyd İbnu Eslem anlatıyor: “Cenab-ı Hakk’ın terketmeyenler için harb etmeye izin verdiği ribâ, câhiliye devrinde iki şekilde cereyan ederdi: 1- Bir kimsenin diğer bir kimsede, vâdeli bir alacağı bulunurdu. Vâde dolunca alacaklı: “Ödeyecek misin yoksa fâizlesin mi?” derdi. Borçlu öderse öbürü alırdı. Ödemezse, ölçeklenen, tartılan, ekilen veya sayılan çeşitten ise alacak katlanırdı. 2- Yaşla ölçülen bir mal ise, daha üst mertebeye kaydırılır, vâde de uzatılırdı. İslâm gelince Cenab-ı Hakk şu âyeti indirdi: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının, inanmışsanız fâizden arta kalan hesaptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz”


(Bakara: 2/278-279). Bu rivayeti Rezîn tahric etti.

Gece namazı (Teheccüd) kılmak

(1755)- Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Akşamdan (abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya ve âhiret için hayır taleb eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin.”


[Ebû Dâvud, Edeb 105, (5042).]

(3007)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gece namazını hiç terketmezdi. Öyle ki hastalanacak veya ağırlık hissedecek olsa oturarak kılardı.”


Ebû Dâvud, Salât: 307, (1307);

Gülerken tebessüm eder şekilde gülmek

(1680)- Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) diyor ki: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı ciddi bir şekilde, küçük dili görünecek derecede güldüğünü görmedim. O, sadece tebessüm ederdi.”


[Buhârî, Tefsir, Ahkâf 2, Edeb 68; Müslim, İstiska 16, (899); Ebu Dâvud, Edeb 113, (5098, 5099); Trimizî, Tefsir, Ahkâf, (3254).]

Gümüş yüzük takmak(erkek için)

(2095)- Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanına, parmağında demir yüzük bulunan bir adam uğramıştı. (Yüzüğü görünce): “Niye bazılarınızın üzerinde ateş ehlinin süsünü görüyorum!” buyurdu. Adam derhal onu çıkarıp attı. Sonra parmağında sarı renkli (pirinç) yüzük taşıyor olduğu halde geldi. Bu sefer. “Niye sende putların kokusunu hissediyorum?” dedi Bilahare adam altın yüzük takmış olarak geldi? Bu sefer de: “Sende niye cennet ehlinin süsünü görüyorum?” dedi. Bunun üzerine adam: “Öyleyse yüzüğüm neden olsun?” diye sordu. “Gümüşten dedi, ancak ağırlığı bir miskale ulaşmasın.”


[Tirmizî, Libâs 43, (1786); Ebû Dâvud, Hâtem 4, (4223); Nesâî, Zînet 47, (8, 172).]

Güzel koku sürünmek

(2137)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı.”


[Nesâî, İşretu’n-Nisâ 1, (7, 61).]

(2139)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kime tîb ikram edilirse onu reddetmesin. Çünkü, o güzel koku verir ve taşıması da kolaydır.”


[Müslim, Elfâz 20, (2253); Ebû Dâvud, Tereccül 6, (4172); Nesâî, Zînet 75, (8, 189).]

(2140)- Ebû Osman en Nehdî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden birine reyhan sunulduğu takdirde onu reddetmesin, zîra o cennetten çıkmadır.”


[Tirmizî, Edeb 37, (2792).]

(2141)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Üç şey reddedilmez: Minder, yağ ve koku.”


[Tirmizî, Edeb 37, (2791).]

(2144)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) şunu demiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) misk ve anber gibi, renksiz koku maddeleri sürünürdü ve derdi ki: “Sürünme maddelerinin en iyisi misktir.”


[Tirmizî, Cenâiz 16, (991); Nesâî, Zînet 31, (8, 151, 152); Ebû Dâvud, Cenâiz 37, (3158).]

Güzel söz söylemek

(187)- Yine Buhârî ve Müslim, Ebu Hüreyre’den (r.a.) kaydettiklerine göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır.”


Buhârî, Cihâd: 72, 128, Sulh: 33; Müslim, Müsâfirîn: 84, (720), Zekât: 56, (1009


(192)- Adiy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden herkese Rabbi, aralarında bir tercüman olmaksızın, doğrudan doğruya hitab edecektir. Kişi o zaman (ateşe karşı bir kurtuluş yolu bulmak üzere sağına bakar, hayatta iken gönderdiği (hayır) amellerden başka birşey göremez. Soluna bakar, orada da hayatta iken işlediği (kötü) amellerden başka birşey göremez. Ön cihetine bakar. Karşısında (kendini beklemekte olan) ateşi görür. (Ey bu dehşetli güne inanan mü’minler!) yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamazsanız güzel bir sözle koruyun.”


Buhârî, Rikâk 49, 51, Tevhid 36, 24, Zekât 9, Menâkıb 25, Edeb 34; Müslim, Zekât 67, (1016); Tirmizî, Kıyamet 1, (2427

Hacet namazı kılmak

(3092)- Abdullah İbnu Ebi Evfâ (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kimin Allah’a veya herhangi bir insana ihtiyacı hâsıl olursa önce abdest alsın, abdesti de güzel yapsın, sonra iki rek’at namaz kılsın, sonra Allah Teâla Hazretlerine senâda bulunsun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a salât okusun, sonra şu duayı okusun: “Halîm, kerîm olan Allah’tan başka ilâh yoktur. Arş-ı Azam’ın Rabbi noksan sıfatlardan münezzehtir. Hamd âlemlerin Rabbine âittir. Rahmetine vesile olacak amelleri, mağfiretini celbedecek esbabı (hakkımda yaratmanı) taleb ediyor, her çeşit günahtan koruman için yalvarıyor, her çeşit iyilikten zenginlik, her çeşit günahtan selâmet diliyorum. Rabbim! Affetmediğin hiçbir günahımı, kaldırmadığın hiçbir sıkıntımı bırakma! Hangi amelden razı isen onu ver, ey rahim olan, bana en ziyade rahmet gösteren Rabbim!”


Tirmizî, Salât: 348, (479); İbnu Mâce, İkamet: 189, (1384);

Hac-Umre Arefe günü güneş doğduktan sonra Arafat`a çıkmak

(1422)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) arefe günü sabahı, sabah namazını kılınca Mina’dan hareket ederek Arafat’a geldi, Nemire’ye indi. Burası, Arafat’a gelen ümerânın indikleri yerdir. Öğle namazı vakti olunca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sıcakta Nemire’den yürüdü. Öğle ile ikindiyi birleştirdi, sonra halka hitab etti. Sonra yürüyüp Arafat’taki vakfe yerinde durdu.”


[Ebu Dâvud, Menâsik 60, (1913).]

Hac-Umre Farz ve vâcib tavaflar dışında çokca tavaf yapmak

(1167)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Beyt’i (Kâbe-i Muazzama’yı) kim elli defa tavaf ederse, günahlarından çıkar ve tıpkı annesinden doğduğu gündeki gibi olur.”


[Tirmizî, Hacc 41, (866).] Buradaki tavaftan maksad, şavtlar olmayıp, elli tam tavaftır.

Hac-Umre Haceru’l Esved’i selamlama ve öpmek

(1339)- Âbis İbnu Rebîa (rahimehullah) anlatıyor: “Ben Hz. Ömer (radıyallahu anh)’i Haceru’l-Esved’i öperken gördüm. Onu hem öptü, hem de: “Biliyorum ki sen bir taşsın, ne bir faydan ne de zararın vardır. Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı seni öper görmeseydim, seni asla öpmezdim” dedi.”


[Buharî, Hacc 50, 57, 60; Müslim Hacc, 248, 120; Muvatta, Hacc 36, (1367); Tirmizî, Hacc 37, (860); Ebu Dâvud, Menâsik 47, (1873); Nesâî, Hacc 147, (5, 227); İbnu Mâce, Menâsik, 27, (2943).]

(1344)- Buharî ve Nesâî’de gelen bir diğer rivayet şöyle: “Bir adam İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)’e Haceru’l-Esved’i istilâm etme hususunda sormuştu. Şu cevabı aldı: “Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı, onu hem istilâm eder, hem de öper gördüm…” Adam tekrar sordu: “Pekâlâ, sıkışacak olsam, bana galebe çalacak olsalar, (ne yapayım)?” İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) kızgın bir eda ile: “Sorusu Yemen’de batasıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı, onu hem istilâm eder, hem öper gördüm.”


[Buharî, Hacc 60; Nesâî, Hacc 155, (5, 231).]

(1347)- Hanzala (İbnu Ebî Süfyân İbni Abdirrahman) (rahimehumullah) anlatıyor: “Tâvus merhumu (tavaf yaparken) gördüm. Rükne gelince (Haceru’l-Esved) üzerinde izdiham bulursa sıkışıklık yapmaz, geçer giderdi; boş ve müsait bulursa üç sefer öperdi. Sonra şunu söyledi: “Ben İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)’ı aynen böyle yaparken gördüm.” İbnu Abbas da: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’i aynen böyle yaparken gördüm” dedi. Hz. Ömer (radıyallahu anh) de: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı böyle yaparken gördüm” dedi.”


[Nesâî, Hacc 148, (5, 227).]

Hac-Umre İhrama girmek için yıkanmak

(1224)- Hârice İbnu Zeyd, babası Zeyd (radıyallahu anh)’den naklediyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ihrama girmek çin soyundu ve yıkandı.”


[Tirmizî, Hacc 16, (830).]Rezin de şu rivayeti kaydetti:”Aleyhussalatu vesselam, ihramını giymek, Kabeyi tavaf etmek ve Arafat’da vakfe içi yıkandı”

Hac-Umre İki rek’at İhram namazı kılmak

(1220)- Nâfi anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) ihram giyerek Mekke’ye müteveccihen yola çıktığı zaman, güzel kokusu olmayan bir yağ ile yağlanırdı. Sonra Zülhuleyfe mecsidine gelir, orada (ihram için iki rek’at) namaz kılar, sonra hayvanına binerdi. Devesi (ayağa kalkıp) onu doğrultunca telbiyeye başlar ve şöyle derdi: “Ben Resûlullah’ın böyle yaptığını gördüm.”


[Buharî, Hacc 28; Muvatta, Hacc 32, (1, 333).]

(1263)- Ebu Cübeyr anlatıyor: “İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)’ a dedim ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın, vâcib kıldığı zaman, getirdiği telbiye hususunda Ashab’ın ihtilâfına doğrusu hayret ediyorum!” Bana şu cevabı verdi.” Bu meseleyi ben herkesten iyi biliyorum. Aslında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tek bir hacc yaptı. Bütün ihtilâflar bununla ilgili. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hacc maksadıyla (Medine’den) yola çıktı. Zülhuleyfe Mescidi’ne gelip iki rekatlık ihram namazını kılınca, haccı fiilen olduğu yerde başlattı. Namazı bitirince de hacc için telbiyede bulundu. İşte bu telbiyeyi bır kısım insanlar işitti. Bunu kendisinden ben de (işittim ve) hatırımda tuttum. Sonra hayvanına bindi. Devesi onu yerden kaldırınca tekrar telbiye getirdi. Bu ikinci telbiyeyi de işitenler oldu. (Her seferinde telbiyeleri) farklı kimselerin işitmesi, insanların dağınık ve hareket halinde olmalarındandı. Böylece, devesi onu kaldırdığı zaman çektiği telbiyesini de yeni insanlar işitti. İşte bunlar: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), devesi kaldırdığı zaman telbiye getirdi” dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yoluna devam etti. Beydâ tepesine çıkınca da telbiye getirdi. Bu telbiyeyi de işiten başkaları vardı. Bunlar: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Beydâ’ya çıkınca telbiye getirdi” dediler. Allah’a kasem olsun! Resûlullah namazgâhında haccı başlattı. Devesi kaldırdığı zaman telbiye getirdi, sonra Beydâ tepesine çıkınca orada da telbiye getirdi.” Said İbnu Cübeyr sözüne devamla dedi ki: “İbnu Abbas’ın sözünü esas alanlar (Zülhuleyfe’deki) namazgâhta iki rek’atlık ihram namazını kılar kılmaz telbiye getirdi.”


[Ebu Dâvud, Menâsik 21, (1770).]

Hac-Umre Mikat sınırından önce İhrama girmek

(1187)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Medineliler Zülhuleyfe’de, Şamlılar Cuhfe’de, Necidliler Karn’da ihrama girer, telbiyeye başlar.”


[Buharî, Hacc 8, 5, 10, İlm 52, İ’tisam 16; Müslim, Hacc 1347, (1182); Muvatta, Hacc 22, (1,330); Tirmizî, Hacc 17, (831); Ebû Dâvud, Menâsik 9, (1737); Nesâî, Hacc 17, 18, 21, (5,122-125).]

(1188)- Bir rivayette İbnu Ömer der ki: “Bizzat işitmemekle beraber, bana söylendiğine göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurmuştur ki: “Yemenliler de Yelemlem’de ihrâma girerler.”


[Buharî, Hacc 8, İlm 52, İ’tisâm 16; Müslim, Hacc 13-18 (1182)


(1189)- Buharî’de gelen bir diğer rivayette belirtildiği üzere, bir zât (Abdullah İbnu Ömer’e) gelerek: “Umre için nerede ihrama girmem câiz olur?” diye sorunca: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mîkat yerleri olarak Necidliler için Karn’ı, Medineliler için Zülhuleyfe’yi, Şamlılar için Cuhfe’yi belirledi” demiş, başka bir mîkat yeri zikretmemiştir.”


[Buharî, Hacc 3.]

(1190)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Medineliler için Zülhuleyfe’yi, Şamlılar için Cuhfe’yi, Necidliler için Karnu’l-Menâzil’i,


[Karnu’l-Menazil: Bazı rivâyetlerde sadece Karn denir. Bu rivayetteki tasrın, aynı ismi taşıyan bir başka Karn’dan tefrik içindir. Diğeri Karn-ı Seâlim’dir, yokuşun başında yer alır. Karn-ıMenâzil ise yokuşun aşağısında yer alır. ]

Yemenliler için Yelemlem’i mîkat yerleri olarak ta’yin etmiştir. Bu yerler, ora ahalileri ve oraya başka yerlerden hacc ve umre yapmak maksadıyla gelenler için mîkat yerleridir. Bu söylenen mîkat yerlerinin berisinde (yani mîkatlarla Mekke arasında) bulunanlar için mîkat, bulunduğu yerdir. Daha yakın yerde olanlar da böyledir. Nitekim Mekkeliler de Mekke’de ihrama girerler.”


[Buharî, Hacc 7, 9, 11, 12, Cezâu’s-Sayd 18; Müslim, Hacc 11, (1181); Ebû Dâvud, Menâsik 9, (1737); Nesaî, Hac 20, 23, (5, 123-125).]

Hac-Umre Sa`y yaparken (iki yeşil direk arasında) koşmak

(1330)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı, yedi şavttan üçünü hızlıca yaptığı ilk tavafta, Hacer-i Esved’e istilâm buyururken gördüm.”


[Buharî,Hacc 56; Müslim,Hacc 232, (1261); Muvatta, Hacc 108, (1,365); Ebu Dâvud, Menâsik 51, (1891) 52, (1893); Nesâî,Hacc 152, (5, 229), 153, (5,230).]

Bir rivayette şöyle demiştir: “Safâ ile Merve arasında sa’y ederken sel çukurunda koşuyordu.” Buharî ve Müslim’in bir rivayetinde şöyle demiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Haceru’l-Esved’den Haceru’l-Esved’e üç tur remel yaptı, dört tur da yürüdü, sonra iki rekât namaz kıldı, yani tavaftan sonra. Sonra da, hem haccda hem de umrede Safâ ile Merve arasında tavaf yaptı.”


(1361)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Safâ’dan indiği zaman normal yürürdü. Ayakları vâdinin tabanına değince de koşardı. Koşması vâdi tabanının bitimine kadar devam ederdi.”


[Muvatta, Hacc 42, (1, 374); Nesâî, Hacc 178, (5, 243).]

(1364)- Safiyye Bintu Şeybe anlatıyor: “Bir kadın dedi ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı, Safâ ve Merve tepeleri arasındaki vâdinin dibinde “Vadi ancak koşularak katedilir” diyerek yürürken gördüm.”


[Nesâî, Hacc 177, (5, 242); İbnu Mâce, Menâsik 43, (2987).]

(1365)- Zührî (merhum) anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)’e sordular: “Sen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı Safâ ile Merve arasında remel yaparken (hızlı koşarken) gördün mü?” “Evet, dedi. İnsanlardan bir cemaatle birlikteydi. Hep birlikte koşuyorlardı. Ben onları onun koşusuyla koşuyor görüyordum.”


[Nesâî, Hacc, 175, (5, 242).] 

Hac-Umre Tavaf sırasında namazdaki gibi davranmak

(1366)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Beytullah etrafındaki tavaf, namaz gibidir. Ancak bunda konuşabilirsiniz. Öyle ise, kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun.”


[Tirmizî, Hacc 112, (960); Nesâî, Hacc 136, (5, 222).]

(1367)- Nesâî’nin bir başka rivayetinde şöyle buyurulmuştur: “Tavaf sırasında az kelâm edin. Zîra sizler namazdasınız.”

Hac-Umre Tavaftan sonra iki rek’at tavaf namazı kılmak

(1330)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı, yedi şavttan üçünü hızlıca yaptığı ilk tavafta, Hacer-i Esved’e istilâm buyururken gördüm.”


[Buharî,Hacc 56; Müslim,Hacc 232, (1261); Muvatta, Hacc 108, (1,365); Ebu Dâvud, Menâsik 51, (1891) 52, (1893); Nesâî,Hacc 152, (5, 229), 153, (5,230).]

Bir rivayette şöyle demiştir: “Safâ ile Merve arasında sa’y ederken sel çukurunda koşuyordu.”


Buharî ve Müslim’in bir rivayetinde şöyle demiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Haceru’l-Esved’den Haceru’l-Esved’e üç tur remel yaptı, dört tur da yürüdü, sonra iki rekât namaz kıldı, yani tavaftan sonra. Sonra da, hem haccda hem de umrede Safâ ile Merve arasında tavaf yaptı.”


(1331)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke’ye geldi. Doğru Mescid-i Haram’a girdi ve Haceru’l-Esved’i istilâm buyurdu. Sonra sağ kolu üzerinde ilerleyerek üç tur remel yaptı, dört tur da yürüdü. Sonra Makam-ı İbrahim’e geldi ve وَاتَّخَذُوا مِنْ مَقَامِ إبْرَاهيم مُصَلَّى “Siz de İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin…” (Bakara 125) âyetini okudu. Ardından makam, Beytullah’la kendi arasında olacak şekilde iki rek’at namaz kıldı. Bu namazı bitirince tekrar Haceru’l-Esved’e geldi ve istilâmda bulundu. Sonra Safâ ve Merve’ye gitti. Zannedersem orada: إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَة َمِنْ شَعَائِر ِاللّهِ “Şüphe yok ki Safâ ve Merve Allah’ın şeâirindendir” (Bakara 158) âyetini okudu.”


[Müslim, Hacc 147, (1218), 235 (1263); Muvatta, Hacc 107, (4, 364); Tirmizî, Hacc 33, (856), 34, (857); Nesâî, Hacc 149, (5, 228); İbnu Mâce, Menâsik 29, (2951).]

(1358)- İsmâil İbnu Ümeyye (merhum) anlatıyor: “Zührî’ye, “Atâ: “Farz namaz, iki rek’atlik tavaf namazının yerini de tutar” diyor, (ne dersiniz)?” dedim. Şu cevabı verdi: “Sünnete uymak daha iyidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yedi şavtlık bir tavaf yaptı. Mutlaka onun için iki rek’atlik bir tavaf namazı kılmıştır.”


[Buharî,Hacc 69.]

(1359)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), iki rek’atlik tavaf namazında iki İhlâs sûresini yani: Kul yâ eyyuhe’lkâfirûn ve Kul hüvallahü ehad sûrelerini okudu.”


[Tirmizî, Hacc 43, (869).]

Hac-Umre Tavaftan sonra kılınan iki rek’at tavaf namazında Kafirun ve İhlas surelerini okumak

(1359)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), iki rek’atlik tavaf namazında iki İhlâs sûresini yani: Kul yâ eyyuhe’lkâfirûn ve Kul hüvallahü ehad sûrelerini okudu.”


[Tirmizî, Hacc 43, (869).]

Hac-Umre Telbiye getirirken sesi yükseltmek

(1269)- Sâib İbnu Hallâd [ Bu sahabî, bazan Hallâd İbnu Sâîb diye de zikredilir. Hallâd, Sâib’in oğlu ve Tâbiî olmalıdır. ] el-Ensârî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şunu söylediler: “Cibril (aleyhisselam) bana gelip, ashabıma ve beraberimde olanlara telbiye -veya ihlâl [ İhlâl da telbiye demektir, burada râvinin şekki mevzubahistir. ] dedi- çekerken seslerini yükseltmelerini emretmemi emir buyurdu.”


[Muvatta, Hacc 34, (1, 334); Ebu Dâvud, Menâsik 27, (1814); Tirmizî, Hacc 15, (829); Nesâî, Hacc 55, (5, 162); İbnu Mâce, Menâsik 16, (2922-2923).]

(1281)- Hz. Câbir ve Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahu anhümâ) şöyle demişlerdir: “Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte hacc için avazımızın çıktığı kadar yüksek sesle telbiye getirerek (Mekke’ye) geldik.”


[Müslim, Hacc 212, (1248).]

Hac-Umre Telbiye getirmek

(1266)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı telbiye çekerken -bir rivayette mülebbiyen değil, mülebbiden demiştir- işittim şöyle diyordu: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’lhamde ve’nni’mete leke ve’lmülk, lâ şerîke leke.” Bu kelimelere başka ilâvede bulunmuyordu.”


[Buharî, Hacc 26, Libâs 89; Müslim, Hacc 19, (1184); Muvatta, Hacc 28, (1, 331-332); Tirmizî, Hacc 13, (825); Ebu Dâvud, Menâsik 27, (1812); Nesâî, Hacc, 54, (5, 159-160).]

Hac-Umre Zemzem suyu içmek

(1568)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a zemzem suyu verdim, ayakta içti.”


[Buhârî, Hacc 76, Eşribe 16; Müslim, Eşribe 117, (2027); Tirmizî, Eşribe 12, (1883).]

Hac-Umre Zilhicce`nin 8. günü Mina`ya çıkıp orada gecelemek

(1422)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) arefe günü sabahı, sabah namazını kılınca Mina’dan hareket ederek Arafat’a geldi, Nemire’ye indi. Burası, Arafat’a gelen ümerânın indikleri yerdir. Öğle namazı vakti olunca Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sıcakta Nemire’den yürüdü. Öğle ile ikindiyi birleştirdi, sonra halka hitab etti. Sonra yürüyüp Arafat’taki vakfe yerinde durdu.”


[Ebu Dâvud, Menâsik 60, (1913).]

Hapşırdığı zaman duasını okumak

(1866)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden biri hapşırınca “Elhamdülillah alâ külli hâl.” (Her hal için elhamdülillah) desin. Kardeşi de -yahut arkadaşı da- ona “Yerhamükâllah” diye cevap versin. (Kardeşi bunu) kendisi için söyleyince, hapşıran da Yehdîkümullah ve yuslih bâleküm (Allah size de hidâyet versin ve işinizi düzeltsin) desin.”


[Buhârî, Edeb 126, Ebû Dâvud, Edeb 99, (5033).]

Hased etmemek

(1662)- İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şu iki kişi dışında hiç kimseye gıbta etmek caiz değildir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği hikmetle hükmeden ve bunu başkasına da öğreten hikmet sahibi kimse. Diğeri de Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolda sarfeden zengin kimse.”


[Buhârî, İlm 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisam 13; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirin 268, (816).]

(1664)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hasedden kaçının. Çünkü o, ateşin odunu -râvi dedi ki: Veya kuru otu- yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir.”


[Ebu Dâvud, Edeb 52, (4903).]

Haşr suresinden üç ayeti sabah ve akşam okumak

(821)- Ma’kıl İbnu Yesâr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim sabaha erdiği zaman üç kere “Euzubillahi’ssemi’il-alim mine’şşeytâni’rracim” der ve Haşr suresinden üç âyet okursa, Allah onun için yetmiş bin meleği vekil tayin eder de onlar, akşam oluncaya kadar kendisine rahmet okurlar. Şâyet o gün ölecek olsa şehid olarak ölür. Akşam vaktinde aynı şekilde okuyacak olsa, (keza sabaha kadar aynı şeyler sözkonusudur).


[Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân 22, (2923).]

Hayalı Olmak

(27)- Ebu Hüreyre anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “İman, yetmiş küsur -bir rivayette de altmış küsur- şubedir. Haya imandan bir şubedir.” Bir rivayette şu ziyâde vardır: “Bu şûbelerden en üstünü “Lâ-ilâhe illallah” sözüdür, en aşağı mertebede olanı da yolda bulunan rahatsız edici bir şeyi kenara çıkarmaktır.”


(Buhârî, İman: 3; Müslim, İman: 57-58, (35-36); Ebu Dâvud, Sünnet: 15, (4676); Tirmizî, İman: 6, (2617); Nesâî, İman: 16, (8, 110); İbnu Mâce, Mukaddime: 9, (57); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/77)


(1669)- İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah’tan hakkıyla hayâ edin!” buyurdular. Biz: “Ey Allah’ın Resûlü, elhamdülillah, biz Allah’tan hayâ ediyoruz” dedik. Ancak O, şu açıklamayı yaptı: “Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını, batnı ve onun ihtivâ ettiklerini muhâfaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim âhireti dilerse dünya hayatının zinetini terketmeli, âhireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.”


[Tirmizî, Kıyâmet 25, (2460).]

(1670)- Ebû Saîdi’l-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çadırdaki bâkire kızdan daha çok hayâ sahibi idi. Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık.”


[Buhârî, Edeb 77, Menâkıb 23; Müslim, Fedâilu’n-Nebi 67, (2320).]

(1671)- Zeyd İbnu Talha İbnu Rükâne (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Her bir dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı hayadır.”


[Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 9, (2, 905); İbnu Mâce, Zühd 17, (4181, 4182).]

Hayvanlara merhamet etmek

(1989)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah(aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: “Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşerâtından yemeye de salmamıştı.”


[Buhârî, Bed’ü’l-Halk 17, Şirb 9, Enbiya 50; Müslim, Birr 151, (2242).]

(1994)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah(aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: “peygamberlerden birini bir karınca ısırdı. O da (öfkelenerek) karıncanın yuvasının yakılmasını emretti ve yakıldı. Allah Teâla Hazretleri ona şöyle vahyetti: “Seni bir karınca ısırmışken, sen tesbih eden bir ümmeti yaktın.”


[Buhârî, Cihâd 152, Bed’ü’l-Halk 14; Müslim, Selâm 148, (2241); Ebû Dâvud, Edeb 176, (5265); Nesâî, Sayd 38, (7, 210, 211).]

Heladan çıktığı zaman duasını okumak

(1855)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) helâdan çıkınca: “Gufrâneke (affını taleb ediyorum)” derdi. ”


[Ebû Dâvud, Tahâret 17, (30); Tirmizî, Tahâret 5, (7); İbnu Mâce, Tahâret 10, (300).] Tirmizî’nin Hz. Ali’den kaydettiği diğer bir rivâyette şöyle denir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Helâya girdiği zaman insanoğlunun avretleri ile cinnîlerin gözleri arasındaki perde, kişinin “bismillah” demesidir.”

Helaya girdiği zaman duasını okumak

(1854)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kazâyı hâcet için helâya girdiği zaman şu duayı okurdu: “Allahümme innî eûzu bike mine’lhubsi ve’lhabâis. (Allahım, pislikten ve (cin ve şeytan gibi) kötü yaratıklardan sana sığınırm.”


[Buhârî, Vudû 9, Da’avât 15; Müslim, Hayz 122, (375); Tirmizî, Tahâret 4, (5); Ebû Dâvud Tahâret 3, (4,5); Nesâî, Tahâret 18, (1, 20

Hırslı olmamak (dünya ve menfaatleri için)

(1666)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: “Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs”.


[Buharî, Rikâk 5; Müslim, Zekât 115, (1047); Tirmizî, Zühd 28. (2340), : İbnu Mâce, Zühd 27, (4234).


(1667)- Ka’b İbnu Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.”


[Tirmizî, Zühd, 43, (2377).] Mânası şudur: Kişinin mal ve şeref için gösterdiği hırs veya bu iki şeye olan sevgisi dine fesad ve zarar getirir, tıpkı aç iki kurdun hiçbir engelleme olmadan sürüye salındığı zaman hâsıl edecekleri zarar gibi…


(1668)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenleri affeder.”


[Buhârî, Rikâk 10; Müslim, Rikak 116, (1048); Tirmizî, Zühd 27, (2338).]

Hz. Peygamber (S.A.V.) in isminin kullanılması

(135)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bakî’de idi. Kulağına bir ses geldi: “Ey Ebu’l-Kâsım!” diyordu. Başını sese doğru çevirdi. Seslenen adam: “Ey Allah’ın Resûlu seni kastedmedim, ben falancayı çağırdım” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi kendinize künye yapmayın!” buyurdu.


Buhârî, Menâkıb: 20, Edeb: 106; Müslim, Âdab: 1 (2131); Tirmizî, Edeb: 68, (2844);


(136)- Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bizden birinin bir oğlu oldu. İsmini Kasım koydu. Kendisine: “Sana Ebu’l-Kasım künyesini vermeyiz. Bu künye ile seni şereflendirip memnun etmeyiz” dedik. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gelerek durumu arzetti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine: “Oğlunun adı Abdurrahmândır” dedi. Bir rivayette şu ziyade var: “İsmimi isim olarak koyun, fakat künyemi künye yapmayın. Zira ben Kasım (taksim edici) kılındım. Aranızda taksim ederim.” Ebu Dâvud’un bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: “Kim benim ismimi almışsa, künyem ile künyelenmesin. Kim de künyem ile künyelenmişse, ismimle isimlenmesin.”


Buhârî, Edeb: 105, 106, 109, Menâkıb: 20; Müslim, Adâb: 2, (2133); Ebu Dâvud, Edeb: 74 (4965); Tirmizî, Edeb: 68, (2845);


(137)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir kadın gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, ben bir oğlan dünyaya getirdim. Muhammed diye isim, Ebu’l-Kasım diye de künye verdim. Bana, sizin bu durumdan hoşlanmadığınız söylendi, doğru mu?” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “İsmimi helâl, künyemi haram kılan şey de ne?” veya “Künyemi haram kılıp ismimi helâl kılan şey de ne?” diyerek reddetti


(138)- Muhammed İbnu’l-Hanife, babasından (Allah her ikisinden de razı olsun) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e sordum: “Ey Allah’ın Resûlü, sizden sonra bir oğlum olduğu takdirde, sizin isminizle isimlendirebilir, künyenizle de künyelendirebilir miyim, ne dersiniz?” Bana “Evet” buyurdular.


Ebu Dâvud, Edeb: 76, (4967); Tirmizî, Edeb: 68, (2846). Yukarıdaki metin Ebu Dâvud’undur. Tirmizî, hadise, “sahîh” demiştir, ayrıca: “Burada bizim için ruhsat var” diye kaydetmiştir.  

İçki alım satımı yapmamak

(215)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Mekke’nin fethedildiği sene Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i Mekke’de işittim, şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Allah içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alımsatımını yasakladı.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resûlü “ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır” dendi. Cevâben: “O (nun satışı) haramdır” buyurdu ve ilâve etti: “Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler.”


Buhârî, Büyû’: 112, Meğâzî: 50; Müslim, Müsâkât: 71 (1581); Ebu Dâvud, Büyû’: 66 (3486); Tirmizî, Büyû’: 61 (1297); Nesâî, Büyû’: 93, (7, 309-310); İbnu Mâce, Ticarât: 11, (2167);


(218)- el-Muğîre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Kim içki satarsa, hınzır kasaplığı da yapsın”


Ebu Dâvud, Büyû’: 66, (3489);

İki kişi arasında adaletli davranmak

(187)- Yine Buhârî ve Müslim, Ebu Hüreyre’den (r.a.) kaydettiklerine göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır.”


Buhârî, Cihâd: 72, 128, Sulh: 33; Müslim, Müsâfirîn: 84, (720), Zekât: 56, (1009

İkindi namazında fatihadan sonra orta uzunlukta sure okumak

(2552)- Câbir İbnu Semüre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğlede Velleyli izâ yağşâ sûresini okur, ikindide dahi aynısını yapar, sabah namazında bundan daha uzun bir kırâatte bulunurdu.”


Buhârî, Ezân: 103, 95, 96; Müslim, Salât: 159, (453); Ebû Dâvud, Salât: 130, (804); Nesâî, İftitah: 74, (2, 174)

İnfk etmek

(390)- Ahnef İbnu Kays anlatıyor: “Ben Kureyş’ten bir grubla oturuyordum. Oradan Ebu Zerr (radıyallahu anh) geçti. Şöyle diyordu: “- Mal biriktirenleri, cehennem ateşinde kızdırılan taşlarla müjdele. Bu kızgın taşlar onların her birinin memelerinin uçlarına konacak, tâ kürek kemiklerinden çıkacak; kürek kemiklerine konacak, ta meme uçlarından çıkacak. (Böylece) çalkalanıp duracaklar” dedi. Bu konuşmayı dinleyenler başlarını indirdiler. Onlardan hiçbirinin bu adama cevap verdiğini görmedim. Bunun üzerine adam dönüp gitti. Ben de peşinden onu takip ettim. Nihayet bir direğin dibine oturdu. – Bu adamların, senin kendisine söylediklerinden hoşlanmadıklarını görüyorum, dedim. Şu cevabı verdi: – Bunların hakikaten hiçbir şeye aklı ermiyor. Dostum Ebu’l-Kâsım (aleyhissalâtu vesselâm) bir keresinde beni çağırdı. Yanına varınca bana: – Uhud’u görüyormusun? dedi. – Evet görüyorum dedim. Bunun üzerine: – Bunun kadar altınım olmasını istemem, (olsaydı) üç dinar müstesna hepsini infak ederdim, buyurdu. Ebu Zerr (radıyallahu anh) önceki sözünü te’kiden: – Bu (Kureyşliler var ya) dünyayı topluyorlar hiçbir şeye akılları ermiyor, dedi. Ben: – Seninle bu Kureyşli kardeşlerinin arasında ne var ki, onların yanına uğramıyor, onlardan birşey almıyorsun? dedim. Ebu Zerr: – Hayır! Rabbine yemin ederim, taa Allah ve Resûlüne kavuşuncaya kadar ben onlardan ne dünyalık isterim ne de kendilerine din nâmına bir şey sorarım, dedi. Ben tekrar: – Şu ihsan meselesi hakkında ne dersin? dedim. – Sen onu al. Çünkü, bugün onda bir nafaka var. Ancak, bu ihsan dinin karşılığında yapılırsa, bırak alma, dedi.


Buhârî, Zekât: 4; Müslim, Zekât: 34. (992);


(391)- Bir başka rivayette şöyle denmiştir: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’la beraber yürüyordum. O, Uhud dağına bakıyordu. Bir ara: “Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak üzerimdeki bir borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanın da Allah’ın kullarına şöyle şöyle dağıtılmasını emrederdim” dedi ve elleriyle önüne, sağına soluna dağıtma işareti yaptı.”


Buhârî, Zekât: 4; İstikrâz: 3, Bed’u’l-Halk: 6; İsti’zân: 30, Rikâk: 13, 14; Müslim, Zekât: 34 (992);


(392)- Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kâbe’nin gölgesinde otururken yanına geldim. Beni görünce: “Kâbe’nin Rabbine kasem olsun onlar zararda” buyurdu. Ben: – Ey Allah’ın Resûlü, annem babam sana feda olsun, onlar kimlerdir? dedim. Buyurdu ki:- “Onlar malca çok olanlardır. Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol vermelerini emredenler müstesna” dedi ve hemen ilâve etti:- “Böyleleri ne kadar az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her insan kıyamet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına çıkıp, sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu da bu muameleyi yapınca birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecek.”


Müslim, Zekât: 301, (590); Buhârî, Eymân: 3, Zekât: 43; Tirmizî, Zekât: 1, (617); Nesâî, Zekât: 2, (5, 10-11);


(393)- İbnu Ömer anlatıyor: “Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize hitab ederek şöyle buyurdular: “Sıkılık huyundan kaçının. Zira sizden önce gelip geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki: Bu huy onlara cimrilik emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur) emretti, hemen doğru yoldan çıktılar.” Ebû Dâvud, Zekât: 46, (1698). H;


(394)- Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İki haslet vardır ki bir mü’minde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk.”


Tirmizî, Bir: 41, (1963). H;


(395)- Ka’b İbnu İyâz (radıyallahu anh) anlatıyor; “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı şöyle derken işittim: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.


Tirmizî, Zühd: 26, (2337);


(396)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Çiftlik edinmeyin, dünyaya bağlanır kalırsınız.”


Tirmizî, Zühd: 20, (2329);


(397)- Abdullah İbnu’ş-Şihhîr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Elhâkümü’ttekâsür sûresini okurken yanına geldim. Bana: “İnsanoğlu malım malım der. Halbuki âdem-oğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terkeder ve insanlara bırakır.)”


Müslim, Zühd: 3, 4, (2958); Nesâî, Vesâya: 1 (6, 238); Tirmizî, Tefsîr, Tekâsür: (3351);


(398)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle söyledi: “Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.”


Tirmizî, Zühd: 42, (2376);


(399)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir keresinde, “Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” diye sordu. Cemaat: “Ey Allah’ın Resûlü, içimizde, herkes kendi malını vârisinin malından daha çok sever” dediler. Bunun üzerine: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin gerçek malı hayatında gönderdiğidir. Geriye koyduğu da vârislerinin malıdır.”


Buhârî, Rikak: 12; Nesâî, Vesâyâ: 1, (6, 237-238);


(400)- Ebû Vâil anlatıyor: “Hz. Muâviye (radıyallahu anh) bir gün Ebu Hâşim İbnu Utbe’ye uğradı. Maksadı geçmiş olsun ziyaretinde bulunmaktı, çünkü Ebu Hâşim hastaydı. Yanına varınca ağlar buldu. “Ey dayıcığım niye ağlıorsun? Dayanamadığın bir ağrı veya dünyaya karşı bir hırs mı seni böyle ağlatıyor?” diye sordu. Ebu Vâil: – Hayır, asla bu sebeplerle ağlamıyorum. Ne var ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizden bir söz almıştı, onu tutamadım (bu sebeple ağlıyorum) dedi. Hz. Muâviye: – Neydi o? diye sordu. – Ben, dedi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı şöyle söylerken dinlemiştim: “Sizden birine, dünyalık olarak bir hizmetçi ve Allah yolunda cihadda kullanacağı bir binek edinecek kadar mal toplaması yeterlidir.” Halbuki bugün ben kendimi bundan daha çok mal toplamış görüyorum.


Tirmizî, Zühd: 19, (2328); Nesâî, Zînet: 119, (8, 218-219); İbnu Mâce, Zühd: 1, (4103). Rezîn merhum şu ilâvede bulundu: “Ebu Hâşim rahmet-i Rahmân’a kavuştuğu zaman, geride bıraktığı serveti hesapladı, hepsi otuz dirhem kadardı.” Bu ziyadenin kaynağı bulunamamıştır.

İpek ve İbrişim elbise giyilmemesi

(143)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle dediğini işittim: “İpek ve İbrişim elbise giymeyin. Altın ve gümüş kaplardan su içmeyin, onlarda yemek yemeyin. Zira bu iki şey dünyada onlar (kâfirler), âhirette de sizin içindir.”


Buhârî, Et’ime: 28, Eşribe: 28, Libas: 25; Müslim, Libas: 4, (2067); Tirmizî, Eşribe: 10 (1879); Ebu Dâvud, Eşrîbe: 17 (3723); Nesâî, Zînet: 87, (8, 198, 199); İbnu Mâce, Eşribe: 17, (3414);

İstihare nmazı kılmak

(3091)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize, Kur’an’dan bir sûre öğrettiği gibi her işte istiharede bulunmamızı öğretirdi. Derdi ki: “Biriniz bir işi yapmaya arzu duyduğu zaman, farzlar dışında iki rek’at namaz kılsın, sonra şu duayı okusun: “Allahım, senden hayır taleb ediyorum, zira sen bilirsin. Senden hayrı yapmaya kudret taleb ediyorum, zira sen vermeye kadirsin, Rabbim yüce fazlını da taleb ediyorum. Sen her şeye kadirsin, ben âcizim. Sen bilirsin, ben câhilim. Sen gayıbları bilirsin. Allahım, eğer biliyorsan ki bu işi bana dinim, hayatım ve sonum için -veya hal-i hazırda ve ileride demişti- hayırlıdır, bunu bana takdir et ve yapmamı kolay kıl. Sonra da onu hakkımda mübarek kıl. Eğer bu işin, bana dinim, hayatım ve âkıbetim için -veya hal-i hazırda ve ileride dedi- zararlıdır; onu benden çevir, beni de ondan çevir. Hayır ne ise bana onu takdir et, sonra da bana onu sevdir!” Hz. Câbir dedi ki: “Bu duadan sonra yapacağı işi zikrederdi.”


Buhari, Da’avât: 48; Teheccüd: 25, Tevhîd: 10; Ebu Dâvud, Salât: 366, (1538); Tirmizî, Salât: 394, (480); Nesâî, Nikâh: 27, (6, 80, 81); İbnu Mâce, İkâmet: 188, (1383);

İş yapan birine yardım etmek

(187)- Yine Buhârî ve Müslim, Ebu Hüreyre’den (r.a.) kaydettiklerine göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır.”


Buhârî, Cihâd: 72, 128, Sulh: 33; Müslim, Müsâfirîn: 84, (720), Zekât: 56, (1009

İtikafa girmek

(97)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikafa girer ve derdi ki: “Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın”. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan sonra, zevceleri de itikâfa girdiler.”


Buhârî, Fadlu Leyletü’l-Kadr: 3, İtikâf: 1, 14; Müslim, İtikâf: 5, (1172); Muvatta, İtikaf: 7, (1, 316); Tirmizî, Savm: 71, (790); Nesâî, Mesâcid: 18, (2, 44); Ebu Dâvud, Sıyâm: 77, (2462, 2464); İbnu Mâce, Sıyâm: 59; (1771).


Bir başka rivayette şöyle denir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) her Ramazan’da itikafa girerdi. Akşam namazını kılar kılmaz itikaf mahalline gelirdi. Râvi der ki: Bir gün Hz. Aişe de itikâf için izin istedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) izin verdi. Mescidin içinde itikaf için bir çadır kuruldu. Bunu Hafsa validemiz (radıyallahu anhâ) işitti, O’nun için de bir çadır kuruldu. Arkadan Zeyneb (radıyallahu anhâ) validemiz için de bir çadır kuruldu. Sabah olup da Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hücresinden çıkınca dört çadır kurulduğunu görür ve “Bunlar da ne?” diye sorar. Durum haber verilince: “Onları bu işe sevkeden şey nedir, Allah’ın rızasını kazandıracak bir amel düşüncesi mi? Hayır! Derhal kaldırın, gözüm görmesin!” emretti. Çadırlar kaldırıldı. O Ramazan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’da itikâfı terketti. Şevvâl’in son onunda itikâfa girdi.” Bir diğer rivayette şöye denir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çadırların kaldırılmasını emretti. Derhal yıkıldılar. O yıl itikâfa girmeyi Ramazan’da terketti, Şevvâl ayının ilk onunda yerine getirdi.”


(98)- Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’le birlikte Ramazan’ın orta on gününde i’tikafa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hutbe irad etti ve) sonra şunu söyledi: “İtikafa girmiş olanlar, itikaf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir gecesinin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. Siz, son onda ve tek gecelerde arayın. Ayrıca bu gece kendimi su ve çamur içinde secde eder gördüm.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) itikaf mahalline dönünce, o günün sonuna doğru hava bozdu. Mescid o sıralarda (üzeri dallarla örtülmüş) çardak şeklindeydi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’n burnu ve burun yumuşağı üzerinde su ve çamur bulaşığını gördüm. Bu gece 21. gece idi.”


Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadr: 2, 3, İtikaf: 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm: 213, (1167);


(99)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) her Ramazanda on gün i’tikâfa girerdi. Vefat ettiği yılda ise yirmi gün i’tikâfa girdi.”


Buhârî, İ’tikâf: 17; Ebu Dâvud, Savm: 78, (2466). İbnu Mâce, Sıyâm: 58 (1769);


(100)- Enes ve Ubey İbnu Ka’b (radıyallahu anh) anlatıyorlar. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ramazan’ın son on gününde itikafa girerlerdi. Fakat bir sene (seferde olduğu için) itikafa girmedi, müteakip yıl yirmi gün itikaf yaptı.” Hadisi Ebu Dâvud, Übeyy hazretlerinden


[Savm 77, (2463)]; Tirmizî de Enes hazretlerinden [Savm 79, (803)] rivayet etmiştir. İbnu Mâce, Sıyam 58, (1770).


(101)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’nin anlattığına göre, “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) mescitte itikafda olduğu sırada, kendisi de hayızken, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın saçlarını taramıştır. Bu hizmeti yaparken kendisi odasında ayrılmamış; Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) başını ona uzatmıştır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) itikafda iken, (büyük veya küçük abdest bozmak gibi) zarurî bir ihtiyaç olmadıkça odaya girmezdi.”


Buhârî, Hayz: 2, İtikaf: 2, 3, 4, 19, Libâs: 76; Müslim, Hayz: 6-7 (297); Muvatta, İ’tikâf: 1 (1, 312); Tirmizî, Savm: 80, (804); Ebu Dâvud, Sıyâm: 79 (2467, 2468, 2469); Nesâî, Hayz: 20, (1, 193).


Ebu Dâvud’da şu ziyade var: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) itikafda iken hastaya uğrar, oyalanmadan halini sorar geçerdi. Hz. Aişe buyurdu ki: “Aslında, mûtekif için sünnet olanı, hasta ziyaretine gitmemesi, cenaze merasimine katılmaması, kadına temas etmemesi, kadının tenine tenini değdirmemesi, zarurî ihtiyaç dışında çıkmamasıdır. Oruçsuz itikaf yoktur. Keza cuma kılınan mescid dışında da itikaf yoktur.” Ebu Dâvud, Savm: 80, 2473); İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/407.

İyiliği emredip, Kötülükleri men etmek

(89)- Târık İbnu Şihâb anlatıyor: “Bayram hutbesini okuma işini namazdan öne alanın ilki Mervan’dır. O, bu işe tevessül edince cemaatten birisi ayağa kalkarak: “Yanlış iş yapıyorsun, namazın hutbeden önce kılınması gerekir” dedi. Mervan: “Artık o usül terkedildi” diyerek devam etmek istedi. Ebu Saîdu’l-Hudrî ortaya atılarak: “Bu adam, üzerine düşen uyarma vazifesini yaptı. Zira ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini işittim: “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” Tirmizî’nin rivâyetinde şöyle denir: “Bir adam kalkarak ey Mervan sünnete muhalefet ettin…” dedi. Ebu Dâvud şu ziyadeyi kaydeder: Sen bayram gününde minberi (musallaya) çıkardın. Halbuki daha önce bayramda minber çıkarılmazdı. Bir de hutbeyi namazda öne aldın.” Nevevî rivayetinde bu açıklamalar yok, sadece Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in sözleri var.


Buhari, Melâhim: 17, (4340); Müslim, İman: 78 (49); Ebu Dâvud; Salâtu’l-İydeyn: 248 (1140); Tirmizî, Fiten: 11 (2173); Nesâî, 17 (8, 111); İbnu Mâce, Fiten: 20, (4013);


(90)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Benden önce Allah’ın gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarîleri ve arkadaşları olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler emirlerini de yerine getirirlerdi. sonra, bu peygamberlerin ardından öylesi kötüler zuhûr etmişti ki, yapmadıklarını söyleyip, kendilerine emredilmeyeni de yapmışlardır. Kim bu güruhla eliyle mücahede ederse mü’mindir. Kim onunla diliyle mücahede ederse o da mü’mindir. Kim de onlarla kalbiyle


İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/377.


(92)- Kays İbnu Ebî Hâzım anlatıyor: “Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) Cenâb-ı Hakk’a hamd ve senadan sonra buyurdu ki: “Ey insanlar! Sizler şu âyeti okuyor ve fakat yanlış anlıyorsunuz: “Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Doğru yolda iseniz sapıtan kimse size zarar veremez” (Maide: 5/105). Biz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in: “İnsanlar, zâlimi görüp elinden tutmazlarsa, Allah’n, hepsine ulaşacak umumî bir belâ göndermesi yakındır” dediğini işittik.” Keza ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın: “İçlerinde kötülükler işlenen bir cemiyet, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde, seyirci kalır, müdâhale etmezse, Allah’ın hepsini saran umumî bir belâ göndermesi yakındır” dediğini işittim.”


Ebu Dâvud, Melâhim 17, (4338); Tirmizî, Tefsir, Mâide (3059), Fiten 8 (2169); İbnu Mâce, Fiten 20 (4005);


(93)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Nefsimi kudret elinde tutan Zat’a kasem olsun, ya ma’rufu emreder ve münkerden de yasaklarsınız veya Allah’ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.”


Tirmizî, Fiten: 9, (2170);


(94)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizler yardım görecek, ganimetler elde edecek ve birçok memleketleri fethedeceksiniz. Sizden kim bu vakte ererse, Allah’tan çekinsin, ma’rufu emredip, münkerden de nehyetsin. Kim de bile bile bana yalan nisbet ederse, ateşteki yerini hazırlasın.”


Tirmizî, Fiten 70, (2258);


(95)- Urs İbnu Amîre el-Kindî (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Yeryüzünde bir kötülük işlendiği vakit, ona şâhid olan bunu takbîh ederse (kötü olduğunu te’yîd ederse), o kötülüğü görmemiş gibi zararından kurtulur. O kötülüğe şâhid olmadığı halde, işittiği zaman memnun kalan kimse, sanki şâhid olmuş gibi mânen zarar görür.”


Ebu Davud, Melâhim: 17, (4345);


(96)- Ebu Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Zâlim sultanın yanında gerçeği söylemek en büyük cihaddandır.”


Ebu Dâvud, Melâhim 17, (4344); Tirmizî 13, (2175); İbnu Mace, Fiten 20, (4011

İyiliği emretmek

(191)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Her bir ma’ruf sadakadır” Bu hadisi Tirmizi, Hz. Câbir (radıyallahu anh)’den şu ziyade ile rivayet etti: “Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi kovandan kardeşinin kabına su vermen de birer “ma’ruf”dur”.


Buhârî, Edeb: 33; Müslim, Zekât: 52, (1005); Ebu Dâvud, Edeb: 68, (4947); Tirmizî, Birr: 45, (1971); (

Kapların ağızlarını örtmek

(2257)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kapların ağızlarını örtün, dağarcık (ve tulukların) ağzını bağlayın.”


(Buhârî, Eşribe: 22, Bed’ü’l-Halk: 11, 14, İsti’zân: 49, 50; Müslim, Eşribe: 96-99, (2012-2014); Ebû Dâvud, Eşribe: 22, (3731-3734)) Müslim’in bir rivâyetinde şu ziyade var: “Zîra yılda bir gece vardır ki onda veba yağar. Şayet ağzı açık kaba veya bağsız dağarcığa rastlarsa bu vebadan ona mutlaka iner.” el-Leys dedi ki: “Bizim yanımızdaki acemler bundan kânun-u evvel ayında sakınırlar.”


(2258)-Yine Buhârî ve Müslim’de gelen bir rivâyette şöyle denmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) su istedi. Bir adam: “Ya Resûlullah sana nebiz (şıra) sunmayalım mı?” diye sordu. Efendimiz. “Evet, sun!” buyurdu.” Râvi der ki: “Adam hızla çıktı ve içinde nebiz (şıra) olan bir bardakla geri döndü. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Ağzını kapamadın mı, hatta üzerine gereceğin bir çöple bile olsa?” dedi ve nebizi içti.” Müslim’de Ebû Humeyd’den gelen bir rivâyette şöyle buyurulmuştur: “Biz, geceleyin dağarcıkları bağlamakla emrolunduk. Kapıların da geceleyin örtülmesiyle emrolunduk.” (Hadisin kaynağı önceki hadisin bâblarıdır.


Rivayet Ebû Dâvud’da da gelmiştir (Eşribe 22, (3734);

Kardeşine güler yüz göstermek

(190)- Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Yapılan hayırdan (ma’ruf) hiçbir şeyi küçük bulup hakir görme, kardeşini güler yüzle karşılaman bile olsa (bunu ehemmiyetsiz görüp ihmâl etme)”


Müslim, Birr: 144, (2626);


(191)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Her bir ma’ruf sadakadır” Bu hadisi Tirmizi, Hz. Câbir (radıyallahu anh)’den şu ziyade ile rivayet etti: “Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi kovandan kardeşinin kabına su vermen de birer “ma’ruf”dur”.


Buhârî, Edeb: 33; Müslim, Zekât: 52, (1005); Ebu Dâvud, Edeb: 68, (4947); Tirmizî, Birr: 45, (1971);

Kıble tayin edilemiyorsa bulunduğu istikamette namaz kılmak

(449)- Âmir İbnu Rebî’a (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz karanlık bir gecede Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte bir seferde idik. Kıble istikametini bilemedik. Herkes kendi istikametine yönelerek namazını kıldı. Sabah olunca durumu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a açtık. Bunun üzerine şu âyet indi. “…Nereye yönelirseniz Allah’ın yönü orasıdır (Bakara: 2/115).”


Tirmizî, Tefsir, Bakara (2960), Salat: 354, (345);

Komşuluk haklarını gözetmek. Öncelik tanımak

(355)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) taksîm edilmedikçe her (akar) malda şuf’a hakkı bulunduğuna hükmetti. Araya sınırlar konup, yollar tayin edilince şuf’a hakkı kalkar.” Müslim’deki metin şöyledir: “Henüz taksim edilmemiş arazi, mesken, bahçe gibi (akar nevinden) her ortaklıkta şuf’a hakkı vardır. (Ortaklarından birinin) ortağına haber vermeden satması helal olmaz. Satmadan önce haber verir, ortağı satın alır veya terkeder. Ortağına haber vermeden satarsa, ortağı bu mala (aynı fiyat karşılığında) hak sâhibi olur.” Bu hadisi Beş Kitap da tahric etmiştir.


Buhârî, Şuf’a: 1, Büyû: 96, 97, Hiyel: 14, Şirket: 8-9; Müslim, Müsâkat: 134 (1608); Nesâî, Büyû: 108, 109 (7, 301); Ebû Dâvud, Büyû: 73, (3513, 3514); Tirmizî, Ahkâm: 33, (1370);


(356)- Ebu Dâvud ve Tirmizî’de gelen bir diğer rivayet şöyledir: “Komşu, komşusuna karşı şuf’a hakkına sâhiptir. Aynı yoldan işliyorlarsa, komşu bulunmadığı takdirde, gıyâbında satış yapmaz, bekler.”


Ebu Dâvud, Büyû: 75, (3518); Tirmizî, Ahkâm: 33, (1369); İbnu Mâce, Şüf’a: 2, (2494); Nesâî, Büyû: 80, (7, 301


(357)- Tirmizî’nin bir diğer rivayetinde: “Evin komşusu eve bir başkasından daha çok hak sâhibidir” buyrulmuştur.


Tirmizî, Ahkâm: 31, (1368), 33, (1370);


(358)- Tirmizî’nin ve Ebu Dâvud’un Semure’den yaptıkları bir rivayete göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Evin komşusu komşunun evine veya tarlaya daha ziyade hak sâhibidir.”


Tirmizî, Ahkâm: 31, (1368); Ebû Dâvud, Büyû: 75, (3518);


(359)- Amr İbnu’ş-Şerid’den anlattığına göre, Ebu Râfi (radıyallahu anh)’nin şöyle söylediğini işitmiştir: “Komşu, yakın komşusuna karşı daha çok hak sahibidir.”


Buhârî, Şüf’a: 2, Hiyel: 14, 15; Ebu Dâvud, Büyû: 75, (3516); Nesâî, Büyû: 109, (7, 320);


(360)- Şerîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e: “Ey Allah’n Resûlü tarlam var, kimsenin bunda ne ortaklığı ne de hissesi var, ancak komşum var” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Komşu, yakın olan eve daha ziyade hak sâhibidir” buyurdu.


Nesâî, Büyû: 109, (7, 320


(361)- Hz. Osman (radıyallahu anh) buyurdular ki: “Bir araziye sınırlar konacak olursa artık onda şuf’a hakkı kalmaz, ne kuyunun suyunda şuf’a hakkı ne de hurma ağaçlarını telkih de (döllemede) şuf’a hakkı kalmaz.”


Muvatta, Şüf’a: 4, (7, 320);

Kur'ân’dan hizbini okumadan yatanların sabah ve öğlen namazları arasında okumas

(921)- Abdurrahmân İbnu Abdi’l-Kârî (rahimehullah) anlatıyor: “Ömer İbnu’l-Hattab (radıyallahu anh)’ın şöyle söylediğini işittim: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim geceleyin hizbini veya hizbinden bir kısmı okumadan uyursa bunu sabah namazı ile öğle namazı arasında tamamlasın. Bu takdirde, sanki gece (mûtad vaktinde) okumuş gibi aynı sevâba nail olur.”


[Müslim, Müsâfirin 142, (747); Muvatta, Kur’ân 3, (1, 200); Tirmizî, Salât 20, (581); Ebû Davud, Salât 309, (1313).]

Kur'ân-ı Kerim öğrenmek ve onunla amel etmek

(412)- Hâris el-A’ver anlatıyor: “Mescide uğramıştım, gördüm ki halk, zikri terkedip malâyanî konulara dalmış, konuşuyor. Hz. Ali (radıyallahu anh)’ye çıkıp durumdan haberdâr ettim. Bana: – “Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?” dedi, Ben: – “Evet, dediğim doğrudur” deyince: – “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini işittim: – “Haberiniz olsun bir fitne çıkacak!” Ben hemen sordum: – “Bundan kurtuluş yolu nedir Ey Allah’ın Resûlü?” Buyurdu ki: – “Allah’ın Kitabı (na uymak)dır. O’nda sizden önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda (iman-küfür, taat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin de hükmü var. O, hak ile batılı ayırdeden ölçüdür. O’nda herşey ciddîdir, gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah onu saptırır.O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru yoldur. O, kendine uyan hevaları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri iltibastan korur. Alimler ona doyamazlar. Onun çokca tekrarı usanç vermez, tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez, O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık” (Cin: 72/1). Kim ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.”


Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’ân: 14, 2908;


(413)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah’ın rahmeti bürür. Melekler de kanatlarıyla sararlar. Allah, onları, yanında bulunan yüce cemaatte anar”


Ebû Dâvud, Salât: 349, 1455. H.; Tirmizî, Kırâ’at: 3, 2946 H.; Müslim, Zikir: 38, 2699 H; İbnu Mâce, Mukaddime: 17, 225. H.


(414)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Sizden kim evine döndüğü zaman üç adet gebe, iri, semiz deve bulmayı istemez?” diye sordu. “Hepimiz isteriz” diye cevap verdik. “Öyle ise, buyurdu, kim namazda üç âyet okusa bu ona, üç iri ve semiz deveden daha hayırlıdır”


Müslim, Salâtu’l-Müsâfirin: 250 (802);


(415)- Ukbetu’bnu Âmir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz Suffa’da iken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (dışarı) çıkarak: “Hanginiz hergün hiç günah işlemeden ve akrabalık bağlarını da bozmadan Buthân’a veya Akik’e gidip oradan (zahmete ve masrafa girmeden) iki adet iri hörgüçlü dişi deve tutup getirmeyi ister?” diye sordu. Biz: “Ey Allah’ın Resûlü bunu hepimiz isteriz” dedik. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “-O halde birinizin mescide gidip orada Allah’ın kitabından iki âyeti öğrenmesi veya okuması, kendisi için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet onun için üç deveden, dört âyet onun için dört deveden ve okunacak âyetler kendi sayılarınca deveden daha hayırlıdır” buyurdular.”


Müslim, Salatû’l-Müsâfirin: 251; Ebû Dâvud, Salât: 349, 1456 H.


(416)- İbnu Mes’ûd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i dinledim, şöyle diyordu: “Kur’ân-ı Kerîm’den tek harf okuyana bile bir sevab vardır. Her hasene on misliyle (kayde geçer). Elif-Lâm-Mim bir harftir demiyorum. Aksine elif bir harf, lâm bir harf ve mim de bir harftir.”


İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/230.


(423)- Sehl İbnu Muâz el-Cuhenî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim Kur’an’ı okur ve onunla amel ederse, kıyamat günü babasına bir tâç giydirilir. Bu tâcın ışığı, güneş dünyadaki herhangi bir evde bulunduğu takdirde onun vereceği ışıktan daha güzeldir. Öyleyse, Kur’ân’la bizzat amel edenin ışığı nasıl olacak, düşünebiliyor musunuz?”


Ebu Dâvud, Salât: 349, 1453 H


(424)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabûl ederse Allah, o kimseyi cennete koyar. Ayrıca hepsine cehennem şart olmuş bulunan âliesinden on kişiye şefaatçi kılınır.”


Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 13, 2907 H.


(425)- Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kur’ân’ı okuyup ona sâhip çıkan kimseye (âhirette): “Oku ve (cennetin derecelerine) yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku. Zirâ senin makamın, okuduğun en son âyetin seviyesindedir” denir.”


Ebû Dâvud, Vitr: 20, 1464; Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 18, 2915, H; İbnu Mâce, Edeb: 52, 3780 H.


(435)- Süheyb (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kur’ân’ın haram kıldığı şeyleri helâl addeden kimse Kur’ân’a inanmamıştır.”


Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 20, 2919. H.

Kur'ân-ı Kerim ‘i gizli okumak

(420)- Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı dinledim şöyle diyordu: “Kur’ân’ı cehren (açıktan) okuyan, sadakayı açıktan veren gibidir. Kur’ân’ı gizlice okuyan, sadakayı gizlice veren gibidir.”


Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 20, 2920; Ebu Davud, Salât: 315, 1333; Nesâî, Zekât: 68;

Kur'ân-ı Kerim ezberlemek

(431)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hâfızasında Kur’ân’dan hiçbir ezber bulunmayan kişi harab olmuş bir ev gibidir.”


Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 18, 2914. H. Tirmizî hadisin sâhih olduğunu söylemiştir.


(433)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:  “Ümmetime verilen ücretler bana arzedildi. Bunlar arasında bir kimsenin mescidden kaldırıp attığı bir çöp için verilmiş olanı da vardı. Keza ümmetimin işlediği günahlar da bana arzedildi. Bunlar arasında, bir kimsenin lütf-i İlâhî olarak öğrenip de sonradan unuttuğu bir sûre veya âyet sebebiyle kazandığından daha büyüğünü görmedim.”


Ebû Dâvud, Salât: 16, 461. H; Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 19, 2917. H.


(903)- Ebu Mûsa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şu Kur’ân’ı muhafazaya itina gösterin. Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun Kur’ân-ı Kerim’in (hafızalardan) kaçması, develerin bağlarından boşanıp kaçmasından daha kolaydır.”


[Buharî, Fedailu’l-Kur’ân 23; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 231 (791).]

 (904)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) Resûlullah’ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: “Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemiş olan kimse, bağlı devesi olan kimse gibidir, bu adam devesine itina gösterirse onu elinde tutar, salıverirse deve çeker gider.”


[Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân 23; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirin 226, (789); Muvatta, Kur’an, 4, (1,202); Nesâî,Salât 37, (2, 154).]

Kur'ân-ı Kerim okuma karşılığı ücret istememek

(434)- İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ)’ın anlattığına göre, İmrân, Kur’ân okuyan, arkasından da buna mukabil halktan dünyalık taleb eden birisine rastlamıştı. “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’un, deyip arkasından şu açıklamayı yaptı: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini işittim:  “Kim Kur’ân okursa (isteyeceğini) Allah’tan istesin. Zira bir takım insanlar zuhur edecek, onlar Kur’ân okuyup, okudukları mukabilinde halktan (dünyalık) isteyecekler.”


Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 20, 2918;


(905)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Aramızda bedevî ve gayr-ı Arapların da bulunduğu bir cemaatte Kur’ân okuyorduk. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanımıza geldi. “- Okuyun, dedi. Her okuyuş güzeldir. Öyle kimseler gelecek ki, onlar, Kur’ân’ın kelime ve lafızlarını, ok yapılacak çubuğun düzlenmesi gibi düzleyecekler. Ondan elde edilecek ücreti âhirete bırakmayıp dünyada alacaklar.”


[Ebu Dâvud, Salât 139, (830).]  

Kur'ân-ı Kerim okumak

(419)-Ebû Umâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini işittim: “Allah, geceleyin Kur’ân okuyan bir kula kulak verdiği kadar hiçbir şeye kulak verip dinlemez. Allah’ın rahmeti namazda olduğu müddetce kulun başı üstüne saçılır. Kullar, ondan çıktığı andaki kadar hiçbir zaman Allah’a yaklaşmış olmaz.”  Ebu’n Nadr der ki: “Ondan” tâbiriyle “Kur’an’dan” denmek istenmiştir.”


Tirmîzî’de metin biraz farklıdır. “… İki rekat namaz kılan kula kulak verdiği kadar” denmektedir. Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 17. (2913);


(421)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Bir adam: “Ey Allah’ın resulü, Allah’a hangi amel daha sevimlidir?” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Yolculuğu bitirince tekrar yola başlıyan” cevabını verdi.  “Yolculuğu bitirip tekrar başlamak nedir?” diye ikinci sefer sorunca:  “Kur’ân’ı başından sonuna okur, bitirdikçe yeniden başlar” cevabını verdi.”


Tirmizî, Kırâat: 4, 2949. H.


(422)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm). buyurdular ki:  “Aziz ve celîl olan Allah diyor ki: “Kim, Kur’ân-ı Kerîm’i okuma meşguliyeti sebebiyle benden istemekten geri kalırsa, ben ona, isteyenlere verdiğimden fazlasını veririm.”


Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 25, 2927 H.


(429)- Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:  “Kur’ân okuyan mü’minin misâli portakal gibidir. Kokusu güzel tadı hoştur. Kur’ân okumayan mü’minin misâli hurma gibidir. Tadı hoştur fakat kokusu yoktur. Kur’ân’ı okuyan fâcir misâli reyhan otu gibidir. Kokusu güzeldir, tadı acıdır. Kur’an okumayan fâcirin misali Ebu Cehil karpuzu gibidir, tadı acıdır, kokusu da yoktur.”


Buhârî, Et’ime: 30, Fedâilu’l-Kur’ân: 17, 36, Tevhid: 57; Müslim, Müsâfirin: 243; Ebu Dâvud, Edeb: 19, 4329; Tirmizi, Edeb: 79; Nesâî, İman: 32; İbun Mâce, Mukaddime: 16, 214 H.


(432)- Sa’d İbnu Ubâde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki:  “Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan bir kimse sonradan (terkeder ve okumayı) unutursa kıyâmet günü cüzzamlı olarak Allah’a kavuşur.”


Ebu Dâvud, Vitr: 21, 1474. H


(441)- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i işittim, diyordu ki:  “Kur’an-ı Kerîm’i okuyun. Zira Kur’ân, kendini okuyanlara kıyamet günü şefaatçi olarak gelecektir. Zehrâveyn’i yani Bakara ve Âl-i İmrân surelerini okuyun! Çünkü onlar kıyamet günü, iki bulut veya iki gölge veya saf tutmuş iki grup kuş gibi gelecek, okuyucularını müdâfaa edeceklerdir. Bakara suresini okuyun! Zira onu okumak berekettir. Terki ise pişmanlıktır. Onu tahsil etmeye sihirbazlar muktedir olamazlar.”  Bir rivayette şu ziyade mevcuttur: Bir rekatta, secdeden önce, bir kul onu okur, sonra da Allah’tan birşey isterse Allah istediğini mutlaka verir.”


Müslim, Müsâfirin: 252, (804);


(442)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kalabalık bir askerin katıldığı orduyu sefere çıkardı. Askerlere Kur’ân okumalarını tenbihledi. Ayrıca teker teker görerek herbirine Kur’an’dan bildikleri yerleri okumalarını tenbihliyordu. Derken sıra yaşça en genç birisine gelmişti. Ona:  “Kur’an’dan sen ne biliyorsun ey falanca?” diye sordu. Genç:  “Ben, dedi, falan falan sureleri ve bir de Bakara suresini biliyorum.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):  “Yani sen Bakara’yı biliyor musun?” diye sordu.  “Evet!” cevabı üzerine:  “Haydi yürü, seni askerlere komutan tayin ettim” dedi. Askerlerin ileri gelenlerinden biri atılıp:  “Yemin olsun, Bakara’yı ezberlememe mâni olan şey, hükümleriyle amel edememek korkusundan başka birşey değildir” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu tenbihte bulundu:  “Kur’ân’ı öğrenin ve onu okuyun. Kur’ân-ı Kerîm’in onu öğrenip okuyan ve onunla amel eden kimse için durumunu, içi ağzına kadar misk dolu bir kutuya benzetebiliriz. Bu her tarafa koku neşreder. Kur’ân’ı öğrendiği halde, ezberinde olmasına rağmen okumayıp yatan kimse de ağzı sıkıca bağlanmış, hiç koku neşretmeyen misk kabı gibidir.”


Tirmizî, Sevabu’l-Kur’ân: 2, 2879. H


(444)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:  “Evlerinizi kabirlere çevirmeyin, içerisinde Bakara suresi okunan evden şeytan kaçar.”


Müslim, Müsâfirin: 212, (780); Tirmizî, Sevabu’l-Kur’ân: 2, (2780);


(446)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:  “Bakara Suresi’nin sonundaki iki ayeti geceleyin kim okursa o iki âyet ona kâfi gelir.”


İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/252.


(447)- Nu’mân İbnu Beşîr (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:  “Allah, arz ve semâvatı yaratmazdan iki bin yıl önce bir kitap yazdı. O kitaptan iki âyet indirip onlarla Bakara suresini sona erdirdi. Bu iki âyet bir evde üç gece okundu mu artık şeytan ona yaklaşamaz.”


Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 4, 2885;   

Kur'ân-ı Kerim Okumak- Mülk suresi

(841)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kur’ân-ı Kerim’de otuz âyetlik (şanı yüce) bir sûre vardır. Bu sûre (kendisini okuyan) kimseye (kıyamet günü) şefaat eder ve Allah’ın onu affetmesini sağlar. Bu sûre Tebârekellezî bi-Yedihi’l-Mülk’dür.” [Ebû Dâvud, Salat 327, (1400) (veya Ramazan 10);


Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 9, (2893).]

Ebû Dâvud’daki rivayette: “(Okumak suretiyle) arkadaşlığını kazanan kimseye sûre şefaat eder” denilmiştir. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/337.

Kur'ân-ı Kerim öğrenmek ve öğretmek

(430)- Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.”


Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân: 21; Tirmizi, Fedâilu’l-Kur’ân: 15, 2909; Ebu Dâvud, Salât: 349, 1452 H.; İbnu Mâce, Mukaddime: 16,211. H .

Kur'ân-ı Kerim’i açıktan okumak

(908)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir gece bir adam kalkıp yüksek sesle Kur’ân okudu. Sabah olunca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “(Şu kimseye Allah rahmet buyursun) iskat etmiş olduğum bir âyeti bana hatırlatmış oldu” dedi.”


[Buharî, Şehâdât 11, Fedâilu’l-Kur’ân 26; Müslim, Müsâfirin 225, (788); Ebu Dâvud, Salât 315, (1331).]

(909)- Ümmü Hânî (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Ben evimin damında otururken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın kıraatini işitirdim.”


Nesâî, İftihah 81, (2, 179); İbnu Mâce, İkamet 179, (1349).]

(910)- Abdullah İbnu Ebî Kays anlatıyor: “Hz. Aişe’ye, “Resûlullah’ın geceleyin kıraati nasıldı? gizli mi okurdu, sesli mi okurdu?” diye sordum. Bana: “- Her iki şekilde de okurdu: Bazan gizli, bazan sesli!” diye cevap verdi. Ben: “Bu işte genişlik yapan Allah’a hamdolsun” dedim..


[Tirmizî, Salât 330, (449), Sevâbu’l-Kur’ân 23, (2925); Ebu Davud, Salât, 343, (1437); Nesâî, Salâtu’l-Leyl 23, (3, 224); Tirmizî hadise: “Hasensahih” demiştir.] .

Kur'ân-ı Kerim’i dinlemek

(915)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana:  “- Kur’ân’ı bana oku!” dedi. Ben (hayretle):”- Sana indirilmiş bulunan Kur’ân’ı mı sana okuyayım?” diye sordum. Bana: “- Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisa sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, “Her ümmete her şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?” mealindeki âyete (41. âyet) geldim. “- Dur!” dedi. Durdum ve dönüp Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu.”


[Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân 32, 33, 35; Müslim, Musâfirin 247, (700); Tirmizî, Tefsir, Nisa, (3027, 3028); Ebû Davud, İlm 13, (3668).] .

Kur'ân-ı Kerim’i gizli okumak

(910)- Abdullah İbnu Ebî Kays anlatıyor: “Hz. Aişe’ye, “Resûlullah’ın geceleyin kıraati nasıldı? gizli mi okurdu, sesli mi okurdu?” diye sordum. Bana: “- Her iki şekilde de okurdu: Bazan gizli, bazan sesli!” diye cevap verdi. Ben: “Bu işte genişlik yapan Allah’a hamdolsun” dedim..


[Tirmizî, Salât 330, (449), Sevâbu’l-Kur’ân 23, (2925); Ebu Davud, Salât, 343, (1437); Nesâî, Salâtu’l-Leyl 23, (3, 224); Tirmizî hadise: “Hasensahih” demiştir.] .

Kur'ân-ı Kerim’i güzel sesle okumak

(417)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:  “Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’i (güzel bir sesle açıktan okuyan bir peygamere kulak ver(ip sevabı bol kıl)diği kadar hiçbir şeye kulak ver(ip mükâfaat ihsan et)memiştir.”


Buhârî, Tevhid: 32, 52, Fedailu’l-Kur’ân: 19; Müslim, Müsâfirin: 232, 233, 234, Ebû Dâvud, Vitr: 20; Tirmizî, Sevâbu’l Kur’ân: 17; Nesâî, İftitâh: 83; İbnu Mâce, İkâmet: 176, (1340).


(418)- Buhârî’nin bir rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmaktadır:  “Kur’ân’ı tegannî etmeyen bizden değildir.” (Sahabeden biri, bununla) açıktan okumayı kastediyor demiştir.” Tegannî: “kıraatın hüzünlü ve dokunaklı kılınmasıdır.”


Buhârî, Tevhid: 32, 44;


(426)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Kur’ân’da mâhir olan (hıfzını ve okuyuşunu güzel yapan), Sefere denilen kerîm ve mutî meleklerle berâber olacaktır. Kur’ân’ı kekeleyerek zorlukla okuyana iki sevap vardır.”


Buhârî, Tevhid: 52; Müslim, Müsafirîn: 244; Ebu Dâvud, Vitr: 14, (1454); Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 13 (2906); İbnu Mâce, Edeb: 52, (3779);


(427)- Üseyd İbnu Hudayr (radıyallahu anh)’ın anlattığına göre: “Geceleyin, (hurma harmanında iken) Kur’ân’dan Bakara suresini okuyordu. Hemen yakınında da atı bağlı idi. Birden bire atı şahlandı. Bunun üzerine sükût ederek okumayı bıraktı. At da sükûnete geldi. Üseyd tekrar okumaya başlayınca at yine şahlandı. Üseyd yine sükût edince at da sükûnete erdi. Az sona yine okumaya başlayınca at da şahlanmaya başladı. Oğlu Yahya, ata yakındı. Ona bir zarar vermesin diye attan uzaklaştırmak için yanına gitti. Bir ara başını göğe kaldırınca bir de ne görsün! Gökte şemsiye gibi bir şey ve içerisinde kandilimsi nesneler var. Sabah olunca koşup gördüklerini Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a anlattı. Hz Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine:  “O gördüklerin neydi bilir misin?” diye sordu.  “Hayır!” cevabı üzerine açıkladı:  “Onlar melâike idi. Senin sesine gelmişlerdi. Sen okumaya devam etseydin onlar seni sabaha kadar dinleyeceklerdi. Öyle ki, sabahleyin herkes onları seyredebilecekti, çünkü halktan gizlenmiyeceklerdi.”


Buhârî, Fedailu’l-Kur’ân: 15; Müslim, Müsâfirîn: 242, (796);


(428)- el-Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir zat Kehf suresini okuyordu. Yanında da iki uzun iple bağlı olan atı duruyordu. Derken etrafını bir bulut kapladı. Ve bu bulut ona yaklaşmaya başladı. At da bu durumdan huysuzlanmaya, ürkmeye koyuldu. Sabah olunca adam Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelip vak’ayı anlattı. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ona şu açıklamada bulundu:  “Bu sekinet idi, Kur’ân için inmişti.”


Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân: 11; Müslim, Müsafirin: 240, 241, (795); Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân: 6, 2887. H.


(906)- Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Kur’ân-ı Kerim’i sesinizle güzelleştirin.”


[Ebu Davud, Salât 355, (1468); Nesâî,Salât 83, (2, 179, 180); İbnu Mâce, İkâmet 176, (1342).].

Kur'ân-ı Kerim’i tertil üzere okumak

(914)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Bismillahirrahmanirrahim, elhamdu lillâhi rabbilâlemin diye Fâtiha sûresini âyet âyet tertil üzere okurdu.” [Rezîn ilavesidir.]

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/446.

Kurban etinden yemek ve yedirmek

(1507)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz kurbanlarımızın etinden üç günden fazla yemezdik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize ruhsat tanıdı ve: “Yiyin ve azıklanın da!” buyurdu.”


[Buhârî, Hacc 124, Cihâd 123, Et’ime 27 Edâhî 16; Müslim, Edâhî 29, (1972); Nesâî, Edâhî 36, (7, 233).]

(1508)- Âbis İbnu Rebîa anlatıyor: “Hz.Aişe’ye: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kurbanların etlerinden üç günden fazla yenilmesini yasakladı mı?” diye sordum. “Evet, fakat bunu insanların (kıtlık çekip) acıktığı yılda yaptı. Böylece zenginlerin fakirleri doyurmasını arzu etmişti. Biz koyunun paçasını kaldırıp, on beş gece sonra yiyorduk” dedi. Ben: “Sizi buna mecbur eden şey ne idi!” deyince güldü ve: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah’a kavuşuncaya kadar, Muhammed âilesi üç gün üst üste doyuncaya kadar katıkla ekmek yememiştir” dedi.”


[Buhârî, Et’ime 27, Edâhî 16; Müslim,Edâhî 28, (1971); Muvatta, Edâhî 5; Tirmizî, Edâhî 14, (1511); Ebu Dâvud, Edâhî 10, (2812); Nesâî, Edâhî 37, (7, 235, 236).]

(1509)- Nübeyşe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biz sizleri, kurbanların etinden üç günden fazla yemenizi, birçoğunuza kurban eti ulaşsın diye yasaklamıştık. Şimdi, Allah Teâla bolluk verdi. Artık yiyin, biriktirin ve ücret isteyin. Haberiniz olsun, bu bayram günleri yemek, içmek ve zikir günleridir.”


[Ebu Dâvud, Edâhî 10, (2813); İbnu Mâce, Edâhî 16 (3160).]

Kurban keserken ayağını hayvanın boyunu üzerine koymak

(1481)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ayakta olduğu halde yedi deveyi kendi eliyle kesti. Medine’de ise, boynuzlu ve alacalı iki koyun kurban etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) keserken tekbir getiriyor, besmele çekiyor ve ayağını hayvanların boyunlarının üzerine koyuyordu.”


[Buhârî, Hacc 117, 119, Cihâd 104, 126; Müslim, Edâhî 17, (1966); Tirmizî, Edâhî 2, (1494); Ebu Dâvud, Edâhî 4, (2793, 2794); Nesâî, Dahâyâ 28-31, (7, 219-230); İbnu Mâce, Edâhi 1, (3120).]

Kurban keserken besmele çekmek

(1481)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ayakta olduğu halde yedi deveyi kendi eliyle kesti. Medine’de ise, boynuzlu ve alacalı iki koyun kurban etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) keserken tekbir getiriyor, besmele çekiyor ve ayağını hayvanların boyunlarının üzerine koyuyordu.”


[Buhârî, Hacc 117, 119, Cihâd 104, 126; Müslim, Edâhî 17, (1966); Tirmizî, Edâhî 2, (1494); Ebu Dâvud, Edâhî 4, (2793, 2794); Nesâî, Dahâyâ 28-31, (7, 219-230); İbnu Mâce, Edâhi 1, (3120).]

Kurban keserken tekbir getirmek

(1481)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ayakta olduğu halde yedi deveyi kendi eliyle kesti. Medine’de ise, boynuzlu ve alacalı iki koyun kurban etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) keserken tekbir getiriyor, besmele çekiyor ve ayağını hayvanların boyunlarının üzerine koyuyordu.”


[Buhârî, Hacc 117, 119, Cihâd 104, 126; Müslim, Edâhî 17, (1966); Tirmizî, Edâhî 2, (1494); Ebu Dâvud, Edâhî 4, (2793, 2794); Nesâî, Dahâyâ 28-31, (7, 219-230); İbnu Mâce, Edâhi 1, (3120).]

(1502)- Yine Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’le musallâda hazır bulundum. Hutbesini tamamlayınca minberinden indi. Kurbanlık koçuna gelip kendi eliyle kesti. Keserken: “Bismillahi vallahu ekber. Bu benim adıma ve ümmetimden kurban kesmeyenlerin adınadır!” dedi.”


[Tirmizî, Edâhî 22, (1522).]

Kurbanı namazdan sonra kesmek

(1496)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Namazdan önce kurban kesmiş olan (bilsin ki, kestiği kurban değildir, ailesine et takdim etmiştir), yeniden kessin!” buyurdu.”


[Buhârî, Edâhî 1, 4, 12, Iydeyn 5, 23; Müslim, Edâhî 16, (1962); Nesâî, Iydeyn 30, (3, 193).]

(1497)- Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ebu Bürde İbnu Niyâr (radıyallahu anh) namazdan önce kurbanını kesmişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona:


“Kurbanını yenile!” dedi. Ebu Bürde: “Ey Allah’ın Resûlü, benim sadece bir oğlağım var. Ancak nazarımda yıllanmış olandan daha kıymetlidir!” deyince: “Öbürünün yerine bunu kurban et. Ancak oğlak senden sonra, kimseye kurban için yeterli olmayacak!” dedi.”


[Buharî, Edâhî 1, 8, 11, 12, Iydeyn 3, 5, 8, 10, 17, 23; Müslim, Edâhî 4, (1961); Tirmizî, Edâhî 12, (1508); Ebû Dâvud, Dahâya 5, (2800); Nesâî, Dahâyâ 17, (7, 222, 223).]

Kurbanın etini, derisini satmamak ve ücret olarakta vermemek

(1522)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (beni göndererek), kurbanlık develeriyle ilgilenmemi, onların etlerini, derilerini, çullarını tasadduk etmemi, bunlardan kasaba bir (ücret) vermememi tenbih etti.” Hz. Ali (radıyallahu anh) der ki: “Kasaba ücretini kendimizden öderdik.”


[Buhârî, Hacc 122, 112, 120, 122, Vekâlet 1; Müslim, Hacc 348, (1317); Ebu Dâvud, Menâsik 20, (1769); İbnu Mâce, Menâsik 97, (3099).]

Kurbanlık hayvanı işaretlemek ve boynuna alamet takmak

(1493)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Zülhuleyfe’de öğle namazını kıldı, sonra kurbanlık devesini getirip hörgücünün sağ yanına nişan vurdu, kan akıttı, (boynuna) iki tane nalın taktı. Sonra binek devesine atladı. Beydâ düzlüğüne ulaşınca, hacca niyet ederek telbiye getirdi.”


[Müslim, Hacc 205, (1243); Tirmizî, Hacc 67, (906); Ebu Dâvud, Menâsik 15, (1752); Nesâî, Hacc 63, (5, 170-172); İbnu Mâce, Menâsik 96, (3097).]

(1495)- Vekî’ (rahimehullah): “Kurban olacak deveye nişan vurup, boynuna alâmet takmak sünnettir” demişti. Ehl-i reyden birisi kendisine: “Nehâî’den, bunun müsle (eziyet) olduğu rivayet edilmiştir” dedi. Vekî Ôkızarak: “Ben sana “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devesine işaret vurdu, bu sünnettir” diyorum, sen bana: “Falandan rivayet edildi” diyorsun. Sen hapse tıkılıp şu sözünden vazgeçinceye kadar salınmamaya ne kadar lâyıksın!” der.


[Tirmizî, Hacc 67, (906).]

Malı satıcıdan tamamen devrelmadan satmamak

(220)- İbnu Ömer (radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir: “Bir yiyecek satın alan kimse, onu kabzetmeden önce satamaz”


Buhârî, Büyû: 49, 51, 54, 55, Hudud: 42; Müslim, Büyû’: 29, 35, 40, 41, (1525-1526-1528-1529); Nesâî, Büyû: 55, (7, 286-287); Ebu Dâvud, Büyû: 67 (3492); Tirmizî, Büyû’: 56 (1291); Muvatta, Büyû: 40, (2, 640-641); İbnu Mâce, Ticarât: 37, (2226);


(221)- Bir diğer rivayette: “… malı kabzedinceye kadar” ziyadesi vardır. İbnu Ömer der ki: “Biz hayvanla gelenlerden tartmadan göz kararıyla yiyecek satın alırdık. Sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) satın aldığımız bu şeyleri başka yere naklederek yerini değiştirmeden satmamızı yasakladı”


Müslim, (1527);


(222)- Hakîm İbnu Hizâm (radıyallahu anh) anlatıyor:  “Ey Allah’ın Resûlu dedim, bana gelip, birşeyler almak isteyenler oluyor. Halbuki istenen şey bende yoktur. Bu durumda bilâhere çarşıdan satın alarak teslim etmek üzere istenen şeyi satayım mı?”  ” Hayır dedi, yanında mevcut olmayan şeyi satma.”


Nesâî, Büyû: 60, (7, 289), Ebu Dâvud, Büyû’: 70 (3503); Tirmizî, Büyû: 19, (1232); İbnu Mâce, Ticarât: 20, (2187);


(223)- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir kimsenin, yiyecek maddesini tam olarak kabzetmiş olmadan satmasını yasakladı. Tâvus der ki: “İbnu Abbas’a  “Bu nasıl olur?” diye sordum da bana şu cevabı verdi:  “Bu dirhemlerin dirhemlerle alınıp satılmasıdır, yiyecek maddesi ise tehir edilmiştir.” Beş kitap’ta da tahriç edilmiştir. 220 numaralı hadisle aynı bablarda zikredilmiştir.


İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/32


(224)- Süleyman İbnu Yesar (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) Mervân İbnu’l-Hakem’e: – Sen faiz ticaretini helâl kıldın dedi. Mervan: – Ne yapmışım? diye sordu. Ebu Hüreyre tekrar: – Sen sened satışını helâl addetmişsin. Halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), tam olarak kabzedilmezden önce yiyecek satışını yasakladı, dedi. Râvi der ki:  “Bu konuşma üzerine Mervan halka hitab ederek sened satışını yasakladı.” Süleyman ilâve etti:  “Ben muhafızların bu senedleri, halkın elinden topladıklarını gördüm.”


Müslim, Büyû: 40 (1528);.

Merhametli olmak

(1978)- Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah(aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semâda bulunanlar da size rahmet etsinler. Rahim (akrabalık bağı) Rahmân’dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar, kim de koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır.”


[Tirmizî, Birr 16, (1925); Ebû Dâvud, Edeb 66, (4941).]

(1979)- Hz. Cerîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: “Allah, insanlara merhamet etmeyene rahmette bulunmaz.”


[Buhârî, Tevhîd 2, Edeb 27; Müslim, Fedâil 66, (2319); Tirmizî, Birr 16, (1923).]

(1980)- Ebû Dâvud ve Tirmizî’de Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)’ den gelen bir diğer rivâyette Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Merhamet, ancak şakî’nin (ebedî hüsrâna uğrayanın) kalbinden çıkarılabilir.”


[Tirmizî, Birr 16, (1924); Ebû Dâvud, Edeb 66, (4942).]

(1981)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) (bir gün), Hasan İbnu Ali (radıyallâhu anhümâ)’yı öpmüş idi. Bu sırada yanında bulunan Akra’ İbnu Hâbis, (sanki bunu tuhaf karşıladı ve:) “Benim on tane çocuğum var. Fakat onlardan hiçbirini öpmedim” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) ona bakıp: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurdu.”


[Buhârî, Edeb 18, Müslim, Fedâil 65, (2318); Tirmizî, Birr 12, (1912); Ebû Dâvud, Edeb 156, (5218).]

Rezîn ilâve etti: “[Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) şunu da söyledi:] “Allah siz(in kalbiniz)den merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim?”

Mü’minlerin birbirini sevmesi

(1665)- Hz. Zübeyr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Size ümem-i kadime hastalığı sirayet etti: Bu, hased ve buğzdur. Bu kazıyıcıdır. Bilesiniz; kazıyıcı derken saçı kazır demiyorum. O dini kazıyıcıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”


[Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 57, (2512).]

Münakaşadan kaçınmak

(1156)- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir kavm, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.” [Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu söyledikten sonra, delil olarak] şu âyeti okudu: “Onlar: “Bizim tanrımız mı yoksa O mu daha iyidir?” dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz münakaşacı bir millettir” (Zuhruf 58).


[Tirmizî, Tefsir, Zuhruf, (3250); İbnu Mâce, Mukaddime 7.]

(1157)- Yine Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene de cennetin ortasında bir ev kurulur.Kim de ahlakını güzel kılarsa cennetin yüce yerinde bir ev kurulur.”


[Tirmizî, Birr 58, (1994); Ebu Dâvud, Edeb 8, (4800); İbnu Mâce, Mukaddime 7, (51); Nesâî, Edeb (6, 21).]

(1158)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Kur’an hakkında münâkaşa küfürdür”


[Ebu Davud, Sünnet 5, (4603).]

Not: Buradaki münakaşadan maksad Kur’an’ın kelamullah olduğu hususunda şekke düşmektir.


(1159)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah’ın en ziyade buğzettiği erkek, şiddetli düşmanlık yapan hasımdır.”


[Buharî, Ahkâm 34, Mezâlim 15, Tefsir, Bakara 37; Müslim, İlm 5, (2668); Tirmizî, Tefsir, Bakara, (2980); Nesâî, Kadât 33, (8, 247, 248).]

(1160)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz kader hususunda münâkaşa ederken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıkageldi. Öylesine kızdı ki, öfkenin hâsıl ettiği kızıllıktan, yüzünde sanki nar taneleri ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı: “Bununla mı emredildiniz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim. Bilin ki, sizden öncekileri, dinî meselelerdeki münâkaşalarının çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilâfları helâk etmiştir.” Bir rivayette şu ziyade mevcuttur: “Kader hususunda münâkaşa etmemeniz için yemin verdim.”


[Tirmizî, Kader 1, (2134); İbnu Mâce, Mukaddime 10, (85).]

(1161)- İbnu’l-Müseyyeb (rahimehullah) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbının (radıyallahu anhüm) arasında otururken, bir adam Hz. Ebu Bekir’e hakaretâmiz sözler sarfederek cefa verdi. Ancak Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) adama karşı sükût etti. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. O yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de eziyet verince Hz. Ebu Bekir (adama hak ettiği cevabı vererek) intikamını aldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hemen kalktı. Hz. Ebu Bekir: “Ey Allah’ın Resûlü, yoksa bana darıldınız mı?” diye sordu. “Hayır” dedi. “Ancak semadan bir melek inmiş, sana söylediklerini tekzib ediyordu. Sen intikamını alınca melek gitti, şeytan oturdu. Bir yere şeytan oturdu mu ben orada duramam.”


[Ebu Dâvud, Edeb, 49 (4896, 4897).]

(1162)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kardeşinle münâkaşa etme, zîra münâkaşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz, tutamayacağın bir vaadde de bulunma.” Rezîn ilavesidir.


İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/275 .

Namaz kılarken kıyamda sağ el ile sol elin üstünden tutarak göbek altına yerleştirmek

(2520)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “(Namazın) sünnetlerinden biri namazda (sağ) avucu (sol) avuç üzerine koyup, her ikisini birlikte göbeğin altına yerleştirmektir.”


Rezîn ilavesidir. (Ebû Dâvud, Salât: 120, (756);.

Namaz kılarken kıyamda sağ el ile sol elin üstünden tutmak

(2517)- İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh)’un anlattığına göre, namaz kılarken sol elini sağ eline koymuştur. Bunu gören Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bizzat elleriyle tutarak) sağ elini sol elinin üzerine koymuştur.”


Ebû Dâvud, Salât: 120, (755); Nesâî, İftitah: 10, (2, 126);


(2518)- Vâil İbnu Hucr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı namazda kıyâmda iken, sağ eliyle sol elinin üstünden tutmuş gördüm.”


Nesâî, İftitah: 9, (2, 125, 126);.

Namazda Erkeklerin, rükû durumunda dizlerini dik tutmaları

(2579)- Sâlim el-Berrâd anlatıyor: “Ebû Mes’ud’a gelerek: “Bize Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın namazından anlat!” dedik. Hemen önümüzde kalktı, tekbir getirdi. Rükûya varınca ellerinin ayalarını dizlerinin üzerine koydu. Parmaklarını dizinin alt kısmına getirdi. Dirseklerini yan taraflarına uzattı. Bu halde her uzvu hareketsiz sâbit durdu. Sonra semi’allâhu limen hamideh dedi ve her uzvu düz oluncaya kadar doğruldu.”


Ebû Dâvud, Salât: 148, (863); Nesâî, İftitah: 93, (2, 186);

Namazda Ettehiyyatü'yü içinden okumak

(2635)- İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh)’dan yapılan rivayete göre şunu demiştir: “Teşehhüd’ün sessiz okunması sünnettir.”


Ebû Dâvud, Salât: 185, (986); Tirmizî, Salât: 217, (291);

Namazda fatihadan sonra “amin” demek

(2536)- Vâil İbnu Hucr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın gayri’lmağdûbi aleyhim ve lâ’ddâllîn’i okuyunca âmîn dediğini ve bunu söylerken sesini uzattığını işittim.” Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir. “…Bunu söylerken sesini yükselttiğini işittim.”


Ebû Dâvud, Salât: 172, (932, 933); Tirmizî, Salât: 184, (248);


(2537)- Hz. Bilâl (radıyallâhu anh)’in söylediğine göre, Aleyhissalâtu vesselâm’a: “Ey Allah’ın Resûlü! âmîn’de beni geride bırakma!” demiştir.”


Ebû Dâvud, Salât: 172, (937


(2538)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İmam âmîn deyince siz de âmîn deyin. Zîra kimin âmîn’i meleklerin âmîn’ine tevâfuk ederse geçmiş günahları affedilir.” İbnu Şihâb der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) âmîn derdi.”


Buhârî Ezân: 112; Müslim, Salât: 72, (410); Muvatta, Salât: 44, (1, 87); Ebû Dâvud, Salât: 172, (936); Tirmizî, Salât: 185 (250); Nesâî, İftitah: 34, 35, (2, 144); İbnu Mâce, İkâmet: 14, (851);


(2539)- Buhârî’de diğer bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Kârî (okuyucu) âmîn deyince siz de âmîn deyin. Zîra melekler “âmîn” der. Kimin âmîn’i meleklerin âmîn’ine tevâfuk ederse geçmiş günahları affedilir.”


Buhârî, Da’avât: 63; Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/411.  

Namazda İftitah tekbirinde erkekelerin ellerini kulak hizasına kaldırması

(2492)- Berâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı iftitah tekbiri alırken gördüm. Ellerini kulaklarına yakın kaldırmıştı. Sonra (namazdan çkıncaya kadar) başka kaldırmadı.”


Ebû Dâvud, Salât: 119, (752);  

Namazda otururken ellerini uyluklarının üzerine koymak

(2644)- Âsım İbnu Küleyb el-Cermî an ebîhi an ceddihî -ki ismi de Şihâb İbnu’l-Mecnûn’dur- der ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın huzuruna girdim, namaz kılıyordu. Sol elini sol uyluğunun üzerine koymuş, sağ elini de sağ uyluğunun üzerine koymuş idi. (Sağ elin) parmakları hep yumuk, sadece işaret parmağı açıktı. Şöyle duâ ediyordu:


“Ey kalbleri döndüren Allah’ım, kalbimi dînin üzerine sâbit kıl.”


Tirmizî, Da’avât: 135, (3581);.  

Namazda Rükû durumunda dizlerini elleriyle kavramaları

(2589)- İbnu Mes’ûd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize namazı şöyle öğretti: “Önce tekbir getirdi iki elini kaldırdı. Rükûya gittiği zaman ellerini dizlerinin arasında kavuşturdu.” Râvi der ki: “Sa’d’a bu haber ulaşınca:  “Kardeşim doğru söyledi. Biz böyle yapardık, sonra şununla emredildik dedi ve bununla diz kapaklarını kavrayıp avuçlamayı kastetti.”


Ebû Dâvud, Salât: 150, (868); Nesâî, İftitah: 90, (2, 184, 185);


(2590)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh) demiştir ki: “Diz kapağı(nı tutmak) sizin için sünnet kılınmıştır. Öyle ise rükûda diz kapaklarını kavrayın.”


Tirmizî, Salât: 192, (258); Nesâî, İftitah: 92, (2, 185);.

Namazda Rükû durumunda dizlerini tutarken ellerini açık bulundurmaları

(2589)- İbnu Mes’ûd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize namazı şöyle öğretti: “Önce tekbir getirdi iki elini kaldırdı. Rükûya gittiği zaman ellerini dizlerinin arasında kavuşturdu.” Râvi der ki: “Sa’d’a bu haber ulaşınca: “Kardeşim doğru söyledi. Biz böyle yapardık, sonra şununla emredildik dedi ve bununla diz kapaklarını kavrayıp avuçlamayı kastetti.”


Ebû Dâvud, Salât: 150, (868); Nesâî, İftitah: 90, (2, 184, 185);


(2590)- Hz. Ömer (radıyallâhu anh) demiştir ki: “Diz kapağı(nı tutmak) sizin için sünnet kılınmıştır. Öyle ise rükûda diz kapaklarını kavrayın.”


Tirmizî, Salât: 192, (258); Nesâî, İftitah: 92, (2, 185);.

Namazda Rükûda başını aşağı, yukarı eğmeyip doğru tutmak

(2597)- Ebû Humeyd es-Sâidî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) rükû yapınca itidali muhafaza eder, başını (yukarı) dikmez, (aşağı da) eğmezdi. Ellerini dizkapaklarının üzerine koyardı. Secde için yere eğilince adalelerini koltuk kısmından yana açardı. Ayaklarının parmaklarını da aralardı.” Nesâî, İftitah: 96, (2, 137); 138, (2, 211);  

Namazda Rükûdan doğrulurken 'Semiallahü limen hamideh' demek

(2579)- Sâlim el-Berrâd anlatıyor: “Ebû Mes’ud’a gelerek: “Bize Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın namazından anlat!” dedik. Hemen önümüzde kalktı, tekbir getirdi. Rükûya varınca ellerinin ayalarını dizlerinin üzerine koydu. Parmaklarını dizinin alt kısmına getirdi. Dirseklerini yan taraflarına uzattı. Bu halde her uzvu hareketsiz sâbit durdu. Sonra semi’allâhu limen hamideh dedi ve her uzvu düz oluncaya kadar doğruldu.”


Ebû Dâvud, Salât: 148, (863); Nesâî, İftitah: 93, (2, 186);

Namazda Secde ederken alnı ve burnu yere koymak

(2598)- Yine Ebû Humeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) secde ettiği zaman, burnunu ve alnını yere koyardı. Ellerini yanlarından aralardı, avuçlarını omuzları hizasına koyardı.”


Tirmizî, Salât: 201, (270);  

Namazda Secde ederken diz kapaklarını ellerden önce yere koymak

(2599)- Vâil İbnu Hucr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) secde edince, yere, dizkapaklarını ellerinden önce koyardı. Kalkınca da ellerini dizkapaklarından önce kaldırırdı.”


Ebû Dâvud, Salât: 141, (838); Tirmizî, Salât: 199, (268); Nesâî, İftitah: 128, (2, 206);


(2601)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz secde edince, devenin çöküşü şeklinde yere çökmesin, yani ellerini dizlerinden önce yere koymasın.”


Ebû Dâvud, Salât: 141, (840, 841); Tirmizî, Salât: 200, (269); Nesâî, İftitah: 128, (2, 206-207);  

Namazda Secdede ayakları dikmek

(2596)- Âmir İbnu Sa’d babasından (Sa’d’dan) (radıyallâhu anh) naklediyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (secdede) ellerin yere konulmasını, ayakların da dikilmesini emretti.”


Tirmizî, Salât: 206, (277, 278);

Namazda Secdede elleri ve dizleri yere koymak

(2591)- Ebû İshak anlatıyor: “Berâ İbnu Âzib (radıyallâhu anh) bize secdeyi şöyle vasfeyledi: Ellerini (yere) koydu, dizleri üzerine dayandı, kalçasını (havaya) kaldırdı ve: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) böyle secde yaparlardı” buyurdu.” Bir diğer rivayette: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılınca kollarını kanat gibi yanlarına açardı” denmiştir.”


Ebû Dâvud, Salât: 158, (896); Nesâî, İftitah: 141, (2, 212);

Namazda Secdede elleri yere koymak

(2596)- Âmir İbnu Sa’d babasından (Sa’d’dan) (radıyallâhu anh) naklediyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (secdede) ellerin yere konulmasını, ayakların da dikilmesini emretti.”


Tirmizî, Salât: 206, (277, 278);

Namazda Secdede erkeklerin ellerini yere koyup dirsekleri kaldırması

(2592)- Berâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Secde ettiğin zaman ellerini yere koy, dirseklerini (havaya) kaldır.” Müslim, Salât: 234,


(494); Tirmizî, Salât: 202, (271);


(2597)- Ebû Humeyd es-Sâidî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) rükû yapınca itidali muhafaza eder, başını (yukarı) dikmez, (aşağı da) eğmezdi. Ellerini dizkapaklarının üzerine koyardı. Secde için yere eğilince adalelerini koltuk kısmından yana açardı. Ayaklarının parmaklarını da aralardı.”


Nesâî, İftitah: 96, (2, 137); 138, (2, 211


(2598)- Yine Ebû Humeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) secde ettiği zaman, burnunu ve alnını yere koyardı. Ellerini yanlarından aralardı, avuçlarını omuzları hizasına koyardı.”


Tirmizî, Salât: 201, (270);

Namazda Secdede yüzünü ellerinin arasına koymak

(2593)- Tirmizî’nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “Berâ’ya: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) secde edince yüzünü nereye koyardı?” diye sordum. “Ellerinin arasına” diye cevap verdi.”


Müslim, Salât: 234, (494); Tirmizî, Salât: 202, (271); Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/456.


(2600)- Ebû Dâvud’un diğer bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) secdeye gidince alnını ellerinin arasına koydu, kalkınca da dizkapaklarının üzerine kalktı ve dizlerine dayandı.”


Ebû Dâvud, Salât: 141, (839); Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/458.

Namazda Secdeden kalkarken ellerini diz kapaklarından önce kaldırmak

(2599)- Vâil İbnu Hucr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) secde edince, yere, dizkapaklarını ellerinden önce koyardı. Kalkınca da ellerini dizkapaklarından önce kaldırırdı.”


Ebû Dâvud, Salât: 141, (838); Tirmizî, Salât: 199, (268); Nesâî, İftitah: 128, (2, 206);

Namazda Secdeden kalkınca tekbir getirmek

(2495)- Nesâî’de gelen bir diğer rivayette şöyle denmiştir: “Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) Beni Züreyk Mescidi’ne geldi ve dedi ki: “Üç şey var ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onları yapıyordu, halk ise terketmiş durumda… Namazda ellerini uzatarak kaldırırdı, (Fatihayı okuyunca kırâate geçmezden önce) bir miktar sükût buyurdu, secdeye varınca (ve secdeden kalkınca) tekbir getirirdi.”


Buharî, Ezân: 115; Müslim, Salât: 27-32, (392); Muvatta, Salât: 19, (1, 76); Ebû Dâvud, Salât: 118, 119, (746, 753); Tirmizî, Salât: 177, 198, (239, 254); Nesâî, İftitah: 6, (2, 124), 84, (2, 181-182), 184, (2, 235);.


(2501)- Saîd İbnu Haris el-Muallâ (rahimehullah) anlatıyor: “Ebû Saîdi’l-Hudrî (radıyallâhu anh) bize namaz kıldırdı. Secdelerden başını kaldırırken, secdeye giderken, iki(nci)rek’atten kalkarken, tekbirlerini cehrî (sesli) olarak getirdi ve sonunda: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı böyle yapar gördüm!” diye açıklamada bulundu.


Buhârî, Ezân: 144;

Namazda secdeye varınca tekbir getirmek

(2495)- Nesâî’de gelen bir diğer rivayette şöyle denmiştir: “Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) Beni Züreyk Mescidi’ne geldi ve dedi ki: “Üç şey var ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onları yapıyordu, halk ise terketmiş durumda… Namazda ellerini uzatarak kaldırırdı, (Fatihayı okuyunca kırâate geçmezden önce) bir miktar sükût buyurdu, secdeye varınca (ve secdeden kalkınca) tekbir getirirdi.”


Buharî, Ezân: 115; Müslim, Salât: 27-32, (392); Muvatta, Salât: 19, (1, 76); Ebû Dâvud, Salât: 118, 119, (746, 753); Tirmizî, Salât: 177, 198, (239, 254); Nesâî, İftitah: 6, (2, 124), 84, (2, 181-182), 184, (2, 235);.


(2501)- Saîd İbnu Haris el-Muallâ (rahimehullah) anlatıyor: “Ebû Saîdi’l-Hudrî (radıyallâhu anh) bize namaz kıldırdı. Secdelerden başını kaldırırken, secdeye giderken, iki(nci)rek’atten kalkarken, tekbirlerini cehrî (sesli) olarak getirdi ve sonunda: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı böyle yapar gördüm!” diye açıklamada bulundu.


Buhârî, Ezân: 144;

Namazda Selam verirken başını evvela sağa. sonra sola çevirmek

(2651)- Âmir İbnu Sa’d, babasından (radıyallâhu anh) naklediyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (namazını tamamlayınca) sağına ve soluna selam verirdi, öyle ki ben (geride olduğum halde) yanağının beyazlığını görürdüm.”


Müslim, Mesâcid: 119, (582); Nesâî, Sehiv: 68, (3, 61

Namazda Selamda 'Esselamu aleyküm ve Rahmetullah' demek

(2652)- İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (namazı bitince) sağına ve soluna selam verir, şöyle derdi: “Esselâmu aleyküm ve rahmetullah, esselâmu aleyküm ve rahmetullah.”


–Ebû Dâvud’da “soluna” tabirinden sonra şu ziyade yer alır: “…Öyle ki yanağının beyazını gördük.” Nesâî’de ise şu ziyade vardır: “…Öyle ki, şu taraftan yanağının beyazlığını görürdük.” Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/497.


(2653)- Ebû Dâvud’un Vâil İbnu Hucr (radıyallâhu anh)’dan yaptığı bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “[Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)] sağına, “esselâmu aleyküm ve rahmetullah ve berekâtuhu” diyerek, soluna da “esselamu aleyküm ve rahmetullah” diyerek selam verirdi.” Yine Ebû Dâvud’da Semüre İbnu Cündeb’ten gelen bir rivayette: “…sonra imamınıza ve kendinize selam verin” buyurulmuştur.”


Ebû Dâvud, Salât: 189, (997), 182, (875);

Namazda sol ayağı yatırıp, sağ ayağı dikmek.

(2647)- Abdullah İbnu Abdillah İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “İbnu Ömer namazda oturunca bağdaş kurardı. Aynı şeyi ben de yaptım. O sırada yaşım gençti. Beni bundan nehyetti. Ve dedi ki: “Namazın sünneti sağ ayağını dikmen, solu da bükmendir.” Ben kendisine: “Ama sen bunu yapıyorsun!” dedim. Bunun üzerine: “Ayaklarım beni taşımıyor” diye açıklamada bulundu.”


Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/492.


(2648)- Nesâî’nin rivayetinde şöyle denmiştir: “… (Namazın sünneti) sağ ayağını dikmen, parmaklarını kıbleye yöneltmen ve sol (ayak ) üzerine de oturmandır.”


Buhârî, Ezân: 145; Muvatta, Salât: 51, (1, 89, 90); Nesâî, İftitah: 189, 190, (2, 235, 236). Metin Buhârî’ye aittir;

Namazı ilk vaktinde kılmak

(2411)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ölünceye kadar, hiçbir namazı son vaktinde iki kere kılmış değildir.”


[Tirmizî, Salât 127, (174).]

(2412)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Namazın ilk vaktinde Allah’ın rızası vardır. Son vaktinde de affı vardır.”


[Tirmizî Salât 127, (172).]

(2415)- Ümmü Ferve (radıyallâhu anhâ) -ki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a biat edenlerden biri idi- anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a, “Hangi amel efdaldir?” diye sorulmuştu, şu cevabı verdi: “İlk vaktinde kılınan namaz!”


Ebû Dâvud, Salât: 9, (426); Tirmizî, Salât: 127, (170); Müslim, Îman: 137, (85) Buhârî, Mevâkît: 5

Namazın nafile veya sünnet gibi bazılarını evde kılmak

(445)- Müslim’in bir rivâyetinde yukarıdaki hadise şu ziyâde yapılmıştır: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Sizden biri mescidde namazı bitirdi mi, namazından evine de bir pay ayırsın. Zira Cenab-ı Hakk, namazlarından evine de hayır yaratacaktır


Müslim, Misâfirin: 210, (778);

Öğlen namazında fatihadan sonra orta uzunlukta sure okumak

(2550)- Ebû Katâde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğlede ilk iki rek’atte Fatiha ile iki sûre okurdu. Son iki rek’atte de Fatiha’yı okur, bazan da âyeti bize işittirirdi. Birinci rek’atte (kıraatı) uzun tutar ikinci de o kadar uzatmazdı. İkindi ve sabah namazlarında da böyle yapardı.”


Buhârî, Ezân: 107, 97, 109, 110; Müslim, Salât: 154, (451); Ebû Dâvud, Salât: 129, (798, 799, 800); Nesâî, İftitah: 56-60, (2, 164, 166). Ebû Dâvud, bir rivâyette şu ziyadeye şâmildir: “O’nun (aleyhissalâtu vesselâm), halk birinci rek’ata yetişebilsin diye böyle yaptığını zannederdik.”


(2552)- Câbir İbnu Semüre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğlede Velleyli izâ yağşâ sûresini okur, ikindide dahi aynısını yapar, sabah namazında bundan daha uzun bir kırâatte bulunurdu.”


Buhârî, Ezân: 103, 95, 96; Müslim, Salât: 159, (453); Ebû Dâvud, Salât: 130, (804); Nesâî, İftitah: 74, (2, 174)


(2553)- el-Berâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Biz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın arkasında öğleyi kılmıştık. Kendisinden Lokmân ve Zâriyat sûrelerinin âyetlerini peş peşe işitiyorduk.”


Nesâî, İftitah: 55, (2, 163);.

Ölmüş hayvan alım satımı yapmamak

(215)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Mekke’nin fethedildiği sene Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i Mekke’de işittim, şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Allah içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alımsatımını yasakladı.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resûlü “ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır” dendi. Cevâben: “O (nun satışı) haramdır” buyurdu ve ilâve etti: “Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler.”


Buhârî, Büyû’: 112, Meğâzî: 50; Müslim, Müsâkât: 71 (1581); Ebu Dâvud, Büyû’: 66 (3486); Tirmizî, Büyû’: 61 (1297); Nesâî, Büyû’: 93, (7, 309-310); İbnu Mâce, Ticarât: 11, (2167);

Ölmüş hayvanın iç yağının alım satımı yapmamak

(215)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Mekke’nin fethedildiği sene Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i Mekke’de işittim, şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Allah içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alımsatımını yasakladı.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resûlü “ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır” dendi. Cevâben: “O (nun satışı) haramdır” buyurdu ve ilâve etti: “Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler.”


Buhârî, Büyû’: 112, Meğâzî: 50; Müslim, Müsâkât: 71 (1581); Ebu Dâvud, Büyû’: 66 (3486); Tirmizî, Büyû’: 61 (1297); Nesâî, Büyû’: 93, (7, 309-310); İbnu Mâce, Ticarât: 11, (2167);


(217)- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i Kâbe’nin yanında otururken gördüm. Bir ara başını semaya kaldırarak güldü ve şunu söyledi: “- Allah Yahudilere lânet etsin, Allah Yahudiler’e lânet etsin, Allah Yahudiler’e lânet etsin! Allah onlara (ölmüş hayvanların) iç yağını yasaklamıştı tutup bunu sattılar ve parasını yediler. Halbuki Allah bir millete bir şeyin yenmesini haram etti mi, onun parasını da haram etti demektir.”


Ebu Dâvud, Büyû’: 66 (3488);

Ölümü hatırlamak

(1669)- İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah’tan hakkıyla hayâ edin!” buyurdular. Biz: “Ey Allah’ın Resûlü, elhamdülillah, biz Allah’tan hayâ ediyoruz” dedik. Ancak O, şu açıklamayı yaptı: “Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Allah’tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını, batnı ve onun ihtivâ ettiklerini muhâfaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim âhireti dilerse dünya hayatının zinetini terketmeli, âhireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.”


[Tirmizî, Kıyâmet 25, (2460).]

Ölümü temenni etmemek

(979)- Hz. Enes (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Sizden hiç kimse, maruz kaldığı bir zarar sebebiyle ölümü temenni etmesin. Mutlaka bunu yapmak mecburiyetini hissederse, bari şöyle söylesin: “Rabbim, hakkımda hayat hayırlı ise yaşat, ölüm hayırlı ise canımı al!”


[Buharî, Merdâ 19, Da’avat 30; Müslim, Zikr 10, (2680); Tirmizî, Cenâiz 3, (971); Ebu Davud, Cenâiz 13, (3108, 3109); Nesâî, Cenâiz 1, (4, 3).]

(980)- Kays İbnu Ebî Hâzım anlayıtor: “Habbâb İbnu Eret (radıyalahu anh)’in yanına girmiştim. Karnından yedi yeri dağlatmıştı. Bana: “Eğer Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ölümü taleb etmekten bizi men etmeseydi mutlaka onu taleb ederdim” dedi.


[Nesâî, Cenâiz 2, (4, 4); Buharî, Merdâ 19, Da’âvât 30, Rikak 7, Temennî 6; Müslim Zikr 12, (2681).]

Öncelik sırasında sağdan başlamak

(2254)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a bir bardak süt getirilmişti. İçerisine su katıldı. Önce kendisi içti. Solunda Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) vardı, sağında da bir bedevi. Sütten artan kısmı bedeviye verdi ve:” (Öncelik hakkı) sağındır, sonra da onun sağı(ndan devam etsin)!” buyurdu.”


(Buhârî, Hibe: 4, Eşribe: 14, 18; Müslim, Eşribe: 124, (2029); Muvatta, Sıfatu’n-Nebi: 17, (2, 926); Tirmizî, Eşribe: 19, (1894); Ebû Dâvud, Eşribe: 19, (3726)


(2255)- Sehl İbnu Sa’d (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a bir içecek getirilmişti. Ondan, önce kendisi içti. Sağında bir oğlan, solunda da yaşlılar vardı. Oğlana: “Bardağı şu yaşlılara vermem için bana izin verir misin?” dedi. Oğlan da: “Ey Allah’ın Resûlü, Allah’a yemin olsun bana sizden gelecek nasibime başkasını asla tercih edemem!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bardağı onun eline koydu.”


Buhârî, Eşribe: 19; Müslim, Eşribe: 127, (2030). ) Rezîn şunu ilave etti: “Zikri geçen oğlan el-Fadl İbnu Abbâs idi.”


(İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/113-114.)]

Put alım satımı yapmamak

(215)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Mekke’nin fethedildiği sene Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i Mekke’de işittim, şöyle buyuruyordu: “Cenab-ı Allah içki, ölmüş hayvan, domuz ve putun alımsatımını yasakladı.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Resûlü “ölmüş hayvanların iç yağı hakkında ne buyurursunuz, zîra onunla gemiler yağlanır, derilere sürülür, kandiller aydınlatılır” dendi. Cevâben: “O (nun satışı) haramdır” buyurdu ve ilâve etti: “Allah Yahudilerin canını alsın. Allah onlara ölmüş hayvanların iç yağını haram kıldığı vakit bu yağı erittiler, sonra satıp parasını yediler.”


Buhârî, Büyû’: 112, Meğâzî: 50; Müslim, Müsâkât: 71 (1581); Ebu Dâvud, Büyû’: 66 (3486); Tirmizî, Büyû’: 61 (1297); Nesâî, Büyû’: 93, (7, 309-310); İbnu Mâce, Ticarât: 11, (2167);

Ramazan bayram namazına gitmeden birşeyler yemek

(3046)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ramazan bayramında, sayıca tek olan birkaç hurma yemedikçe namaza gitmezdi.”


Buhârî, Iydeyn: 4, Tirmizî, Salât: 390, (543);


(3048)- Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), ramazan bayramı namazına bir şeyler yemeden çıkmazdı. Kurban bayramında ise, namazdan dönünceye kadar bir şey yemezdi.”


Tirmizî, Salât: 390, (542);

Rükû durumunda dizlerini elleriyle kavramaları

(2579)- Sâlim el-Berrâd anlatıyor: “Ebû Mes’ud’a gelerek: “Bize Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın namazından anlat!” dedik. Hemen önümüzde kalktı, tekbir getirdi. Rükûya varınca ellerinin ayalarını dizlerinin üzerine koydu. Parmaklarını dizinin alt kısmına getirdi. Dirseklerini yan taraflarına uzattı. Bu halde her uzvu hareketsiz sâbit durdu. Sonra semi’allâhu limen hamideh dedi ve her uzvu düz oluncaya kadar doğruldu.”


Ebû Dâvud, Salât: 148, (863); Nesâî, İftitah: 93, (2, 186);

Namazda Rükû durumunda dizlerini tutarken ellerini açık bulundurmaları

(2579)- Sâlim el-Berrâd anlatıyor: “Ebû Mes’ud’a gelerek: “Bize Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın namazından anlat!” dedik. Hemen önümüzde kalktı, tekbir getirdi. Rükûya varınca ellerinin ayalarını dizlerinin üzerine koydu. Parmaklarını dizinin alt kısmına getirdi. Dirseklerini yan taraflarına uzattı. Bu halde her uzvu hareketsiz sâbit durdu. Sonra semi’allâhu limen hamideh dedi ve her uzvu düz oluncaya kadar doğruldu.”


Ebû Dâvud, Salât: 148, (863); Nesâî, İftitah: 93, (2, 186);  

Rüya sıkıntılı ise sol tarafa tükürmek ve Allaha sığınmak

(958)- Ebu Katâde (radıyallahu anh)’nin anlattığına göre: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini işitmiştir: “Rüya Allah’tandır. Hulm (sıkıntılı rüya) şeytandandır. Öyle ise, sizden biri, hoşuna gitmeyen kötü bir rüya (hulm) görecek olursa sol tarafına tükürsün ve ondan Allah’a istiâze etsin (sığınsın). (Böyle yaparsa şeytan) kendisine asla zarar edemiyecektir.”


[Buharî, Tıbb 39, Bed’ü’l-Halk 11, Ta’bir 3, 4, 10,14, 46; Müslim, Rüya 5, (2262); Muvatta 1, (2, 957); Tirmizî, Rüya 4, (2288); Ebu Dâvud, Edeb 96, (5021).]

Rüyada kötü bir şey görüldüğünde anlatmamak

(975)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir bedevî Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gelip: “- Rüyamda başımın kesildiğini, kendimin de onun peşine düştüğünü gördüm” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adamı azarlayıp: “- Sakın ha! Şeytanın, rüyanda seninle eğlenmesini kimseye anlatma!” dedi.


[Müslim, Rü’ya 12, (2268).]

Sabah namazında fatihadan sonra uzun sure okumak

(2540)- Ebû Bürde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabah namazında altmışyüz arasında âyet okurdu.”


Nesâî, İftitah: 112, (2, 157); Buhârî, Mevâkît: 11, 13, 39, Ezân: 104; Müslim, Mesâcid: 2, (1, 246), 16, (1, 262);


(2541)- Amr İbnu Hureys (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sabah namazında İza’şşemsu küvviret sûresini okuduğunu işittim.”


Müslim, Salât: 164, (456); Ebû Dâvud, Salât: 135, (817); Nesâî, İftitah: 44, (2, 157);


(2542)- Abdullah İbnu Sâib (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize Mekke’de sabah namazı kıldırdı. Mü’ minûn sûresini kırâat buyurarak namaza başladı. Hz. Musa ve Harun’un zikrine gelince -veya Hz. İsâ’nın zikrine, râvi burada tereddüt etti. Resûllullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı bir öksürük tuttu, hemen rükûya gitti.”


Buhârî, Ezân: 106; Müslim, Salât: 163, (455); Ebû Dâvud, Salât: 89, (648, 649); Nesâî, İftitah: 76, (2, 176). Hadis Buhârî’de muallak olmuştur; Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/413.


(2543)- Câbir İbnu Semüre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabah namazında Kâf ve’l-Kurâni’l-Mecîd ve benzeri bir sûre okurdu. Aleyhissalâtu vesselâm diğer namazları hafif kıldırırdı.”


Müslim, Salât: 168, (458);


(2549)- Muâz İbnu Abdillah el-Cühenî anlatıyor: “Cüheyne kabilesine mensup bir zât bana: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sabah namazının her iki rek’atinde de İzâ zülzilet sûresini okuduğunu işittim, bilmiyorum unutarak mı böyle yaptı, bilerek mi okudu” dedi.”


Ebû Dâvud, Salât: 134, (816);.


(2552)- Câbir İbnu Semüre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğlede Velleyli izâ yağşâ sûresini okur, ikindide dahi aynısını yapar, sabah namazında bundan daha uzun bir kırâatte bulunurdu.”


Buhârî, Ezân: 103, 95, 96; Müslim, Salât: 159, (453); Ebû Dâvud, Salât: 130, (804); Nesâî, İftitah: 74, (2, 174)

Sabah namazının sünnetinde Kafirun ve ihlas surelerini okumak

(2942)- Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sabahın iki rek’atinde şunları okudu: “Kul yâ eyyuhe’l-Kâfirûn” ve “Kul hüvallâhu ahad.”


Müslim, Müsâfirîn: 98, (726); Ebû Dâvud, Salât: 98, (1256); Nesâî, İftitah: 39, (2, 155, 156);


(2943)- Tirmizî’nin İbnu Mes’ud’dan kaydettiği bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Ben bir ay kadar Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı göz ucuyla tâkib ettim, sabahın farzdan önce kılınan iki rek’atinde şu sureleri okuyordu:”Kul yâ eyyühe’l-Kâfirûn” ve “Kulhüvallâhu ahad.”


Tirmizî, Salât: 308, (417);


(2944)- Bu rivâyet Nesâî’de biraz farkla şöyle gelmiştir: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı yirmi kere göz ucuyla tâkib ettim, akşamın farzından sonra kılınan iki rek’atle sabahın farzından önce kılınan iki rek’atte Kâfirûn ve İhlâs sûrelerini okuyordu.”


Nesâî, Salât: 68, (2, 170);

Saçlara bakım yapmak

(2122)- Ebû Katâde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü dedim, benim omuzlarıma kadar dökülen (gür) saçlarım var, tarayıp tanzîm edeyim mi?” “Evet dedi, ona ikramda bulun.” Râvi der ki: “Ebû Katâde, “Evet, ona ikramda bulun!” sözü sebebiyle, günde iki sefer (bakım yapar ve) saçlarını yağlardı.”


[Muvatta, Şa’ar 6, (2, 949); Nesâî, Zînet 60, (9 183).]

(2123)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Kimin saçı varsa, ona ikram etsin!” buyurdu.”


[Ebû Dâvud, Tereccül 3, (4163).]

(2124)- Atâ İbnu Yesâr (rahimehullah anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a saçı sakalı karmakarışık bir adam gelmişti. Efendimiz, ona (eliyle) işaret buyurarak, sanki saçını ıslâh etmesini emretmişti. Adam bunu yapıp sonra tekrar geri geldi. Aleyhissalâtu vesselâm: “Şu hal, sizden birinizin tıpkı bir şeytan gibi başı(ndaki saçlar) karmakarışık vaziyette gelmesinden daha hayırlı değil mi?” buyurdular.”


[Muvatta, Şa’ar 7, (2, 949).]

(2125)- Abdullah İbnu Mugaffel (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) saç bakımını gün aşırı yapmayı emredip, fazlasını yasakladı.”


[Ebû Dâvud, Tereccül 1, (4159); Tirmizî, Libâs 22, (1756); Nesâî, Zînet 7, (8, 131, 132).]

Sadaka verirken bozuk mallardan, yiyeceklerden değilde iyilerinden vermek

(507)- Berâ (radıyallahu anh): “İğrenmeden alamayacağınız pis şeyleri vermeye kalkmayın..” (Bakara: 2/267) meâlindeki âyet biz ensarlar hakkında indi” dedi ve anlattı: “Biz hurma yetiştiren kimselerdik. Herkes, hurmasından az veya çok oluşuna göre tasadduk ederdi. Bu cümleden olarak, kişi bir iki hurma salkımı getirir onu mescide asardı. Mescidde kalan Ehl-i Suffa’nın yiyeceği yoktu. Bunlardan biri acıktığı zaman, salkıma gelir, sopasıyla vurur, ondan bir miktar hurma düşürür ve yerdi. Hayrı düşünmeyenlerden bâzıları, içerisinde kalitesiz hurmaların çokça bulunduğu salkımlardan, bazıları kırık adi salkımlardan getirip asıyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şu âyeti indirdi: “Ey iman edenler: Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin; iğrenmeden alamıyacağınız pis şeyleri vermeye kalkmayın. Allah’ın müstağni ve övülmeye layık olduğunu bilin.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) âyeti şöyle açıkladılar: “Sizden biri, sadaka olarak verdiği şeyin benzeri, kendisine verildiği takdirde onu istemeye istemeye, utanarak alacağı şeyden almamasına dikkat etsin.” İbnu Abbâs der ki: “Bundan sonra hepimiz, sahib olduğumuz şeylerin iyilerinden verir olduk.”


Hadisi, Tirmizî rivayet eder ve sahih olduğunu belirtir (Tefsir: (2990). Hadisi İbnu Mâce, Zekat’ın: 19, (1822) babında kaydeder.

Sadaka vermek.

(186)- Ebu Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Her Müslümanın sadaka vermesi gerekir” buyurdu. Kendisine: “Ya bulamayan olursa?” diye soruldu. “Eliyle, çalışır, hem şahsı için harcar, hem de tasadduk eder” cevabını verdi. “Ya çalışacak gücü yoksa?” diye soruldu “Bu durumda, sıkışmış bir ihtiyaç sâhibine yardım eder” dedi. “Buna da gücü yetmezse?” dendi. “Ma’rufu veya hayrı emreder” dedi. “Bunu da yapmazsa?” diye tekrar sorulunca: “Kendini başkasına kötülük yapmaktan alıkor. Zîra bu da bir sadakadır” buyurdu. Buhârî, Zekât: 30, Edeb: 33; Müslim, Zekat: 55, (1008); (187)- Yine Buhârî ve Müslim, Ebu Hüreyre’den (r.a.) kaydettiklerine göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır.”


Buhârî, Cihâd: 72, 128, Sulh: 33; Müslim, Müsâfirîn: 84, (720), Zekât: 56, (1009


(191)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Her bir ma’ruf sadakadır” Bu hadisi Tirmizi, Hz. Câbir (radıyallahu anh)’den şu ziyade ile rivayet etti: “Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi kovandan kardeşinin kabına su vermen de birer “ma’ruf”dur”.


Buhârî, Edeb: 33; Müslim, Zekât: 52, (1005); Ebu Dâvud, Edeb: 68, (4947); Tirmizî, Birr: 45, (1971);


(192)- Adiy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden herkese Rabbi, aralarında bir tercüman olmaksızın, doğrudan doğruya hitab edecektir. Kişi o zaman (ateşe karşı bir kurtuluş yolu bulmak üzere sağına bakar, hayatta iken gönderdiği (hayır) amellerden başka birşey göremez. Soluna bakar, orada da hayatta iken işlediği (kötü) amellerden başka birşey göremez. Ön cihetine bakar. Karşısında (kendini beklemekte olan) ateşi görür. (Ey bu dehşetli güne inanan mü’minler!) yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamazsanız güzel bir sözle koruyun.”


Buhârî, Rikâk 49, 51, Tevhid 36, 24, Zekât 9, Menâkıb 25, Edeb 34; Müslim, Zekât 67, (1016); Tirmizî, Kıyamet 1, (2427


(508)- İlbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şeytan da, melek de insanoğluna sokularak onun kalbine birtakım şeyler atarlar. Şeytanın işi kötülüğe çağırmak, sonu fena ve zararlı olan şeylere teşvik etmek ve hakkı yalanlamak, haktan uzaklaştırmaktır. Meleğin işi hak ve hayra, iyiliğe çağırmak ve kötülükten uzaklaştırmaktır. Kim içinde hakka, hayıra, iyiliğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki bu Allah’tandır ve hemen Allahu Teala’ya hamdetsin. Kim de içinde şerr ve inkâra çağıran bir fısıltı duyarsa ondan uzaklaşsın ve hemen şeytandan Allah’a sığınsın.” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sözlerine şu meâldeki âyeti ekledi: “Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur, size cimriliği emreder..” (Bakara: 2/268).


Tirmizî, Tefsîr: (2991);.


(650)- Ebu Mes’ud el-Bedrî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Sadaka vermeyi emreden âyet (Tevbe, 103) nâzil olduğu zaman biz (ücret mukabilinde) sırtlarımızda yük taşıyor (bu yolla bir şeyler kazanıp ondan sadaka veriyor)duk. Bir adam (Abdurrahman İbnu Avf) gelerek çok miktarda bağışta bulundu. (Münâfıklar dedikodu yaparak onun hakkında, gösteriş yapıyor), mürâi dediler. Hemen şu âyet nazil oldu: “Sadaka vermekte gönülden davranan mü’minlere dil uzatan ve ancak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere bu davranışlarının cezasını Allah verir. Onlara can yakıcı azab vardır”(Tevbe, 79).


Buhârî, Zekât: 10, İcâre: 13, Tefsir, Berâe: 11; Müslim, Zekat: 72, (1018); Nesâî, Zekât: 48. (5, 59);


(834)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) bir keresinde: “Kimin haccedecek kadar veya zekât farz olacak kadar malı olur da bu farzları ifâ etmezse, ölüm sırasında geri dönüş (rec’a) taleb eder” buyurmuştu. Bir adam kendisine: “Ey İbnu Abbâs, Allah’tan kork, geri dönüşü küffâr taleb edecektir” dedi. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ): “Ben size bu hususta âyet okuyayım” dedi ve şu âyeti okudu: “Ey iman edenler, sizi ne mallarınız, ne evlâtlarınız Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrâna uğrayanların tâ kendileridir. Herhangi birinize ölüm gelip de: “Ey Rabbim, beni yakın bir müddete kadar geciktirseydin de sadaka verip dursaydım, iyi adamlardan olsaydım” diyeceğinden evvel size rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayın. Halbuki Allah hiçbir kimseyi eceli gelince, asla geri bırakmaz. Allah ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır” (Münâfıkûn 9-11) Adam tekrar: “Zekât vermeyi gerekli kılan miktar nedir?” diye sordu. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ): “Mal iki yüz (dirheme) ulaşır ve geçerse.” Adam: “Pekâlâ, haccı gerekli kılan şey nedir?” diye sordu. İbnu Abbas: “- Azık ve binek!” cevabını verdi.


[Tirmizî, Tefsir, Münâfikûn, (3313).]

Sakalın uzatılması

(2133)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın.”


[Buhârî, Libâs 64, 65; Müslim, Tahâret 53, (259); Muvatta, Şa’ar 1, (2, 947); Ebû Dâvud, Tereccül 16, (4199); Tirmizî, Edeb 18, (2764); Nesâî, Tahâret 15, (1, 16).]

Sahîheyn’in bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Şu ameller fıtrattandır: Kasık traşı, tırnakların kesilmesi, bıyıkların kesilmesi.” Bir diğer rivâyette: “Müşriklere muhâlefet edin, sakallarınızı uzatın, bıyıklarınızı kesin” denir.

Satın almada, satmada, borç vermede ve alacağını istemede kolaylık göstermek

(199)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Satışında, satın alışında, borcunu ödeyişinde cömert ve kolaylaştırıcı davranan kimseye Allah rahmetini bol kılsın”.


Buhârî, Büyû: 16; Tirmizî Büyû: 75, (1320)


(200)- Tirmizî’nin rivayeti şöyledir: “Allah, sizden önce yaşamış olan bir kimseye rahmetiyle muamele etti. Çünkü bu adam satınca kolaylık gösterir, satın alınca kolaylık gösterir, alacağını isteyince (kabalık ve sertlik değil, anlayış ve) kolaylık gösterirdi.”


Tirmizî, Büyû: 75. (1320


(201)- Tirmizî’nin Ebu Hüreyre’den kaydettiği bir rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur: “Allah, satıştaki müsâmahayı, satın alıştaki müsâmahayı, ödemedeki müsâmahayı sever”


Tirmizî, Büyû: 75 (1319);


(202)- Huzeyfe ve Ebu Mes’ud el-Bedrî (radıyallahu anh) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söyediğini işittiklerini anlatır: “Sizden önce yaşamış olan birisine, ruhunu kabzetmek üzere melek gelmiş idi, sordu: “- Bir hayır işledin mi?” Adam: “- Bilmiyorum” diye cevapladı. Kendisine tekrar: “- Hele bir düşün (belki hatırlarsın) dendi. Adam: “- Bir şey hatırlamıyorum, ancak dünyada iken, insanlarla alışveriş yapardım. Bu muâmelelerimde zengine ödeme müddetini uzatır, fakire de (ödeme işlerinde müsâmaha ve bazı eksikliklerini bağışlamak sûretiyle) kolaylık gösterirdim” dedi. Allah onu (bu kadarcık iyiliği sebebiyle affedip) cennetine koydu.”


Buhârî, Büyû: 17-18, Enbiyâ: 50, İstikrâz: 5; Müslim, Müsâkât: 26-31, (1560);


(203)- Amra Bintu Abdirrahmân (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir adam bir meyve bahçesinin meyvelerini toptan satın aldı. Meyveyi toplayıp miktarını tayin edince, tahmîn edilenden noksan buldu. Bahçe sâhibini görerek eksik çıkan kısmı hesaptan düşmesini veya alımsatım akdinden dönmesini talebetti. Fakat adam teklif edilenleri kabul etmemeye yemin etti. Bunun üzerine müşterinin annesi, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e müracaat ederek durumu arzetti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “O adam, hayır yapmamaya yemin etmiştir” buyurdu. Bu sözü işiten bahçe sâhîbi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, talebini kabul ettim” dedi.


Muvatta, Büyû 15. (2, 621); Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkât 19, (1557


(204)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Kim bir Müslümanın ikâlesini (yani alım-satım akdini feshetmesini) kabul ederse, Allah da onu düşmekten kurtarır”


Ebu Dâvûd, Büyû: 54, (3460); İbnu Mâce, Ticârât: 26, (2199);

Sefere Perşembe günü çıkmak

(2180)- Kâb İbnu Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hep perşembe günleri yola çıkardı. Perşembe dışında yola çıktığı nadirdi.”


(Ebû Dâvud, Cihâd: 84, (2605); Buhârî, Cihâd: 103;

Selam vermek

(1665)- Hz. Zübeyr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Size ümem-i kadime hastalığı sirayet etti: Bu, hased ve buğzdur. Bu kazıyıcıdır. Bilesiniz; kazıyıcı derken saçı kazır demiyorum. O dini kazıyıcıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”


[Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 57, (2512).]

Seyahate çıkrarken bir kişiyi başkan seçmek

(2185)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir sefere üç kişi beraber çıkınca birini emîr (başkan) yapsınlar.”


(Ebû Dâvud, Cihâd: 87, (2609);

Seyahate normal hallerde tek başına çıkmamak

(2182)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İnsanlar yalnızlıktaki (mahzuru) benim kadar bilselerdi, hiçbir atlı tek başına bir gececik olsun yol yapmazdı.”


(Buhârî, Cihâd: 135; Tirmizî, Cihâd: 4, (1673);


(2183)- Said İbnu’l- Müseyyeb (rahimehullah) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şeytan tek başına olanla, iki kişi beraber olana sıkıntı verir.Eğer üç kişi olurlarsa onlara sıkıntı veremez.”


(Muvatta, İsti’zân: 36, (2, 978);


(2184)- Amr İbnu Şuayb an ebîhî an ceddihi (radıyallâhu anh) tarikinden naklediyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir atlı bir şeytandır, iki atlı iki şeytandır, üç atlı bir gruptur.”


(Muvatta, İsti’zân: 25, (2, 978); Ebû Dâvud, Cihad: 86, (2607); Tirmizî, Cihâd: 4, (1674);

Seyahatten eve dönerken iki rekat namaz kılmak

(2208)- İbnu Ömer ve Ka’b İbnu Mâlik (radıyallâhu anhüm) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir seferden dönünce önce mescide uğrardı. Orada iki rekat namaz kılar, ondan sonra evine dönerdi.” Nâfi: “İbnu Ömer de öyle yapardı” demiştir.”


(Ebû Dâvud, Cihâd: 178, (2781, 2782);

Seyahatten eve gündüz dönmek

(2198)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Seferden dönünce ailene gece vakti gelme, ta ki kocasını bekleyen kadıncağız usturasını kullansın, dağınık saçlarını tarasın. Sana keys (Rıfk) gerekir.”


(Buhârî, Nikâh: 120, Umre: 16; Müslim, İmâret: 183-184, (715); Ebû Dâvud, Cihâd: 175, (2776, 2777, 2778); Tirmizî, Radâ: 17, (1172) İsti’zân: 19, (2713);


(2201)- Bir diğer rivayette şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir gazveden -veya bir seferden- döndüğü vakit Medîne’ye gece ulaşacak olsa girmez, sabahı beklerdi. Sabahtan önce ulaşacak olsa yine girmez, sabah vaktini beklerdi. Derdi ki: “Biraz mühlet tanıyın da kokusunu sürünmemiş olan taransın, kocası gurbette olan usturasını kullansın.”


(Buhârî, Nikâh: 120, Umre: 16; Müslim, İmâret: 183-184, (715); Ebû Dâvud, Cihâd: 175, (2776, 2777, 2778); Tirmizî, Radâ: 17, (1172) İsti’zân: 19, (2713);

Su içerken besmele ile başlamak

(2250)- İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Suyu deve gibi bir solukta içmeyin. İki-üç solukta (dinlene dinlene) için. Su içerken besmele çekin. Bitirince de Allah’a hamdedin.”


(Tirmizî, Eşribe: 13, (1886

Su içerken su kabına nefes vermemek

(2252)- Ebû Katâde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz su içerken su kabına nefes etmesin.”


(Buhârî, Eşribe 25, Vudû 18, 19; Müslim, Tahâret 64, (267); Eşribe 121, (267); Tirmizî, Eşribe 16, (1890); Nesâî, Tahâret 42, (1, 43, 44);


(2253)- Ebû’l-Müsennâ el-Cühenî anlatıyor: “Ebû Saîd (radıyallâhu anh) Mervan’ın yanına girmiştir. Mervan ona:” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın kaplara solumayı yasakladığını işittin mi?” diye sordu. Ebû Saîd (radıyallâhu anh): “Evet!” dedi ve anlattı: “Adamın birisi: “ben bir nefeste su içince bir türlü suya kanamıyorum (ne tavsiye edersiniz)?” diye sormuştu. Aleyhissalâtu vesselâm efendimiz: “Kabı ağzından ayır, nefes al (sonra içmeye devam et)!” buyurdu. Adam: “Kapta çerçöp görürsem?” diye sordu. Efendimiz: “O takdirde suyu dök!” diye emretti.”


Muvatta, Sıfatu’n-Nebî: 12, (2, 925); Tirmizî, Eşribe: 15, (1888); Ebû Dâvud, Eşribe: 16, (3722); İbnu Mâce, Eşribe: 23, (3427);

Su içerken üç solukta içmek

(2250)- İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Suyu deve gibi bir solukta içmeyin. İki-üç solukta (dinlene dinlene) için. Su içerken besmele çekin. Bitirince de Allah’a hamdedin.”


(Tirmizî, Eşribe: 13, (1886);


(2251)- Hz. Enes’ten Nesâî dışındaki imamların rivâyetine göre: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), suyu üç solukta içerdi.” Müslim ve Tirmizî’nin rivâyetlerinde şu ziyade var: “Resûlullah (üç solukta içer, böyle içmenin) daha doyurucu, (hastalıklara karşı) daha koruyucu ve daha afiyetli olduğunu söylerdi.”


(Buhârî, Eşribe: 26; Müslim, Eşribe: 121, (2028); Tirmizî, Eşribe: 13, (1885); Ebû Dâvud, Eşribe: 19, (3727);

Su içtikten sonra Allah’a hamdetmek

(2250)- İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Suyu deve gibi bir solukta içmeyin. İki-üç solukta (dinlene dinlene) için. Su içerken besmele çekin. Bitirince de Allah’a hamdedin.”


(Tirmizî, Eşribe: 13, (1886

Tahiyyetü’l Mescid namazı kılmak

(862)- Ebû Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mescidde iken huzuruna girdim. Bana: “- Ey Ebu Zerr mescide tahiyye (selam vermek) gerekir” buyurdu. Ben: “- Mescide verilecek selâm nedir?” diye sorunca: “- (Girince) kılacağın iki rek’at namazdır” dedi. Ben: “- Ey Allah’ın Resûlü, Hz. İbrahim ve Hz. Musâ’nın suhuflarında olanlardan herhangi bir şey size indirildi mi?” diye sordum, şu cevabı verdi: “- Ey Ebu Zerr! (Evet, şu mealdeki ayetler indi deyip okudu:) “Şüphesiz iyi temizlenen ve Rabbinin adını zikredip de namaz kılan kimse umduğuna erişmiştir. Belki siz dünya hayatını (ahiretten) üstün tutarsınız. Halbuki âhiret daha hayırlı, daha süreklidir. Şüphesiz ki bunlar evvelki sâhifelerde, İbrahim ile Mûsa’nın sahifelerinde de vardır” (A’lâ, 14-19). Ben tekrar sordum: “- Ey Allah’ın Resûlü, Hz. İbrahim ve Hz. Musa (aleyhimâsselam)’ nın suhuflarında ne vardı?” “- Bunlarda, dedi, hep ibretli şeyler vardı. (meselâ şöyle denmişti): “Ölümü görüp bildiği halde gamsızkedersiz yaşayana şaşarım. Cehenneme kesinlikle inandığı halde gülene şaşarım. İçinde yaşayanlarla birlikte dünyanın devamlı değiştiğini görüp de ondan tatmin bulana şaşarım. Kadere inanıp da (haramhelal ayırımı yapmadan hırsla mal peşinde) yorulana şaşarım. Âhiret hesabına inanıp da o maksadla çalışmayana şaşarım.”


[Rezîn ilâvesidir, ed-Dürrü’l-Mensûr’da (6, 341) daha uzun olarak kaydedilmiştir.] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/381-382.


(3089)- Ebu Katâde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz mescide girince oturmazdan önce iki rek’at kılıversin.”


Buharî, Salât: 60, Teheccüd: 25; Müslim, Müsafirîn: 69, (714); Muvatta, Kasru’s- Salât: 57, (1, 162); Ebu Dâvud, Salât: 19, (367; 368); Tirmizî, Salât: 235; (316); Nesâî, 37, (2, 53)


(3090)- Ka’b İbnu Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir seferden dönünce önce mescide uğrar, orada iki rek’at namaz kılar, sonra insanlar-(ile görüşmek için) otururdu.”


Ebu Dâvud, Cihâd: 178, (2781); Buhari, Salât: 59 (bab başlığında muallak olarak);.

Teşekkür etmek

(981)- Üsâme İbnu Zeyd (radıyalahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim, kendisine yapılan bir iyliğe karşı, bunu yapana: “Cezâkellâhu hayran (Allah sana hayırlı mükâfaat versin!)” derse teşekkürü en mükemmel şekilde yapmış olur.” [Tirmizî, Birr 86, (2036).]

(982-983) Hz.Câbir (radıyalahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Kim bir ihsana mazhar olursa, bulduğu takdirde karşılığını hemen versin, bulamazsa, verene senâda bulunsun. Zira onu övmekle, teşekkürünü yerine getirmiş olur. Ketmeden (karşılık vermeyen) nankörlük etmiş olur” dedi. Tirmizî’nin rivayetinde şu ziyâde var: “… Kim de kendisine verilmeyenle süslenirse iki yalan elbisesi giyen gibi olur.”


[Tirmizî, Birr 86, (2035); Ebu Dâvud, Edeb 12, (4813, 4814).]

(984)- Ebu Saîd (radıyalahu anh)’den gelen bir rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Halka teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.”


[Tirmizî, Birr 35, 1955); Ebu Dâvud, Edeb 12, (4811).]

(985)- Hz. Enes (radıyalahu anh) anlatıyor: “Muharcirler hicretle Medine’ye gelip (Ensar’ın yardımlarını gördükleri) vakit şöyle dediler: “- Ey Allah’ın Rasûlü! Biz, çok maldan böylesine cömertce veren, az maldan da yardımı böylesne güzel yapan aralarına inmiş bulunduğumuz şu Medinelilerden başka bir kavmi hiç görmedik! Bize bedel işlerimizi yaptılar, hayatımızı düzene koymada yardımcı oldular. Biz (hicret ve ibadetlerimizle kazandığımız) sevapların hepsini onlar alacak diye korkuyoruz!” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara şu cevabı verdi: “- Hayır! Onlar sizin dua ve teşekkürlerinizden hâsıl olan sevabı alacaklar.”


[Tirmizî, Kıyâmet 45, (2489); Ebu Davud, Edeb 12, (4812).]

Tevbe etmek

(859)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Kul bir hata yaptığı zaman kalbinde siyah bir iz meydana gelir. Eğer kişi, o hatadan nefsini uzaklaştırır, af taleb eder ve tevbede bulunursa kalbi cilalanarak (leke silinir). Bilâkis, aynı günahı işlemeye devam ederse, kalpteki leke artırılır. Hatta bir zaman gelir, kalbi tamamen kaplar. İşte bu durum Cenab-ı Hakk’ın: “Bilakis, onların irtikab edegeldikleri, kalplerini paslandırmıştır” (Mutaffifin 14) meâlindeki âyette zikrettiği pasdır.”


[Tirmizî, Tefsir, Mutaffifin (3331); İbnu Mace, Zühd 29, (4244).]

(949)- Hâris İbnu Süveyd anlatıyor: “Abdullah İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) bize iki hadis rivayet etti. Bunlardan biri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’ dendi, diğeri de kendisinden. Dedi ki: “Mü’ min günahını şöyle görür: “O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. Dağ düşer mi diye korkar durur. Fâcir ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür” İbnu Mes’ud bunu söyledikten sonra eliyle, şöyle diyerek, burnundan sinek kovalar gibi yapmıştır. Sonra dedi ki: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini duydum: “Allah, mü’min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: “Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: “Hayvanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye kadar uyuyayım” der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken bir ara uyanır. Bir de ne görsün! Başı ucunda hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri. İşte Allah’ın, mü’min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden fazladır.” Müslim’in bir rivayetinde şu ziyâde var: “(Sonra adam sevincinin şiddetinden şaşırarak şöyle dedi: “Ey Allah’ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.”


[Buharî, Da’avât 4; Müslim 3, (2744); Tirmizî, Kıyâmet 50, (2499, 2500).


(950)- Zirrü’bnü Hubeyş anlatıyor: “Saffân İbnu Assâl el-Murâdî (radıyallahu anh) bize, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini rivayet etti: “Mağrib cihetinde bir kapı vardır. Bu kapının genişliği -veya bunun genişliği binekli bir kimsenin yürüyüşüyle- kırk veya yetmiş senedir. Allah o kapıyı arz ve semaları yarattığı gün yarattı. İşte bu kapı, güneş batıdan doğuncaya kadar tevbe için açıktır.”


[Tirmizî, Da’avât 102, (3529).]

(951)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim güneş batıdan doğmazdan evvel tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.”


[Müslim, Zikr 43, (2703).]

(952)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Son nefesini vermedikçe Allah, kulun tevbesini kabul eder.” [Tirmizî, Da’avât 103, (3531); İbnu Mâce, Zühd 30, (4253).] (953)- Ebû Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Aziz ve Celil olan Allah, gündüz günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Gece günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için de gündüz elini açar, bu hal, güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir.” Burada “el”, Allah’ın ihsan ve fazlından kinayedir.


[Müslim, Tevbe 32, (2760).]

(954)- Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarif edildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: “Hayır yoktur!” dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı. Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü , kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: “Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir?” dedi. Ve ilâve etti: “- Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah’a ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.” Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: “Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah’a yönelmişti” dediler. Azab melekleri de: “Bu adam hiçbir hayır işlemedi” dediler. Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: “Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin” dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.” Bir rivayette şu ziyade var: “Bir miktar yol gidince, ölüm gelip çattı. Adamcağız yönünü sâlih köye doğru çevirdi. Böylece o köy ehlinden sayıldı.”


[Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât 2, (2621).]

(956)- Hz.Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İnsanoğlunun herbiri hatakârdır. Ancak hatakârların en hayırlısı tevbekâr olanlarıdır.”


[Tirmizî, Kıyâmet 50, (2501); İbnu Mâce, Zühd 30, (4251).

Ticarette doğruluktan ayrılmamak

(194)- Ebu Sa’îd el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) şöyle buyurdu: “Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (ayette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddikler, şehidler ve sâlihlerle beraberdir.”


Tirmizî, Büyû: 4, (1209); İbnu Mâce, Ticârât: 1, (2139);


(195)- Tirmizî’nin, Rifâ’a İbnu Râfi’den yaptığı diğer bir rivayetinde şöyle buyrulmuştur: “Kıyamet günü tüccarlar fâcirler (günahkârlar) olarak diriltilecekler. Ancak Allah’tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna”


Tirmizî, Büyû: 4 (1210); İbnu Mâce, Ticârât: 3, (2146);


(197)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’i işittim, diyordu ki: “(Ticarette yalan) yemin, (tüccarın zannınca) mala rağbeti artırır. (Halbuki gerçekte) kazancı giderir.”


Buhârî, Büyû: 26; Müslim, Müsâkât: 13 (1607); Ebu Dâvud, Büyû: 6, (3335); Nesaî, Büyû: 5, (7, 246). Hadis’in metni Buhârî ve Müslim’deki metindir. Ebu Dâvud’da “Bereketi giderir” şeklindedir.


(198)- Hakim İbnu Hizâm (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Alıp-satanlar” birbirlerinden ayrılmadıkça (vazgeçmekte) muhayyerdirler. Alıp-satanlar alışverişi sıdk ve doğruluk üzere yapar (kusuru) beyan ederlerse alış-verişleri her ikisi hakkında da mübarek kılınır. Yalan söylerler (kusurları) gizlerlerse, belli bir kâr sağlasalar bile, alış-verişlerinin bereketini kaybederler.” Bir rivayet şöyledir: “Alış-verişlerinin bereketi yok edilir: Yalan yemin malı rağbetli, kazancı bereketsiz kılar.”


Buhârî, Büyû: 19, 22, 44, 46; Müslim, Büyû: 47, (532); Ebu Dâvud, Büyû: 53, (3459); Tirmizî, Büyû: 26, (1246); Nesâî, Büyû: 3, (7, 244-245);

Uyumak için yatağa gittiğinde Muavvizeteyn'i ve Kul hüvallahu ahad'i okuyup ellerini yüzüne ve vücuduna sürmek

(1821)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn’i ve Kul hüvallahu ahad’i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi”.


[Buhârî Fedâilu’l-Kur’ân 14, Tıbb, 39, Daavât 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2, 942); Tirmizî, Daavât 21, (3399); Ebû Dâvud, Tıbb 19, (3902).]

Üzüldüğü zaman namaz kılmak

(2325)- Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı herhangi bir şey üzecek olursa namaz kılardı.”


Ebû Dâvud, Salât: 312, (1319); Nesâî, Mevâkît: 46, (1, 289);

Üzüntülü iken duasını okumak

(1840)- Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) üzüntü sırasında şu duayı okurdu: “Halîm ve azîm olan Allah’tan başka ilah yoktur. Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’tan başka ilah yoktur. Kıymetli Arş’ın Rabbi, arzın Rabbi, Semâvât’ın Rabbi olan Allah’tan başka ilah yoktur.”


[Buhârî, Daavât 27, Tevhîd 22, 23; Müslim, Zikr 83, (2730); Tirmizî, Daavât 40, (3431); İbnu Mâce, Dua 17, (3883).]

(1843)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı bir şey üzecek olsa şu duayı okurdu: “Yâ Hayyu ya Kayyum, birahmetike estağîsu. (Ey diri olan, ey Kayyûm olan Rabbim, rahmetin adına yardımını talep ediyorum).” Ve keza şöyle derdi: “Elizzu biyâze’lcelâli ve’l-İkrâm.” (Yâ ze’lcelâli ve’l-ikrâm)’ı devamlı söyleyin!


[Tirmizî Daavât 99, (3522).]

Yatarken Abdestli olarak yatmak

(1755)- Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Akşamdan (abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah’tan dünya ve âhiret için hayır taleb eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin.”


[Ebû Dâvud, Edeb 105, (5042).]

(1946)- Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: “Kim yatağına temiz (abdestli) olarak girer ve uyku bastırıncaya kadar Allah’ı zikrederse gecenin herhangi bir saatinde uyanıp da Allah’tan dünya veya âhiret hayırlarından bir şey isterse Allah Teâla, istediğini mutlaka ona verir.”


[Tirmizî, Daavât 100, (3525).]

Yatsı namazında fatihadan sonra orta uzunlukta sure okumak

(2562)- Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yatsı namazında Veşşemsi ve duhâhâ ve benzeri sûreleri okurdu.”


Tirmizî, Salât: 231, (309); Nesâî, İftitah: 71, (2, 173);

Yatsı namazının geç kılmak

(2404)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) yatsıyı tehir etmişti. Ömer (radıyallâhu anh) çıkıp: “Ey Allah’ın Resûlü, namazı kılalım. Kadınlar ve çocuklar yattılar” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm başı su damlıyor olduğu halde çıkıp: “Ümmetime meşakkat vermemiş olsam yatsıyı bu vakitte kılmalarını emrederdim!” buyurdu.”


Buhârî, Mevâkît: 24; Müslim, Mesâcid: 225, (642); Nesâî, Mevâkît: 20, (1, 265).


(2405)- Hz. Enes (radıyallâhu anh)’den rivayet edilir ki, kendisine: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzük kullandı mı?” diye sorulmuştur da şu cevabı vermiştir:”Bir gece, yatsıyı gece yarısına kadar (şatru’lleyl) tehir etti. Sonra yüzü bize dönmüş olarak yanımıza geldi -sanki şu anda yüzüğünün parıltısını görüyor gibiyim- ve şöyle dedi: “İnsanlar namazlarını kıldılar ve yattılar. Siz ise, namazı beklediğiniz müddetçe namaz kılma (sevabını alma)ktasınız.”


Buhârî, Mevâkît: 25, 40, Ezân: 36, 156, Libâs: 48; Müslim, Mesâcid: 223, (640); Nesâî, Mevâkît: 21, (1, 268).


(2406)- Yine Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Yatsı namazı için ikâmet okunmuştu ki bir adam: “Benim bir işim var!” diyerek araya girdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (farzı kıldırmazdan önce) kalktı, adamla hususî şekilde konuşmaya başladı. İnsanlar -veya bir kısmı- uyuyuncaya kadar konuşma uzadı. Namazı sonra kıldılar.”


Buhârî, Ezân: 27, 28, İstizân: 48; Müslim, Hayz: 126, (376); Ebû Dâvud, Salât: 46, (542); Tirmizî, Salât: 373, (517, 518); Nesâî, İmâmet: 13, (2, 81).


(2407)- Hz. Muaz İbnu Cebel (radıyallâhu anh) anlatıyor: “(Bir gece) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı yatsı namazı için uzun müddet bekledik, ama gecikti. O kadar ki, bazıları (hane-i saadetinden) çıkmayacağı zannına düştü. İçimizden: “Namazını (evinde) kılmıştır” diyen bile oldu. İşte biz bu hâl üzere iken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıktı ve kendisine önceden tahminen söylediklerini tekrar ettiler. Bunun üzerine: “Geceye bu namazla girin. (Bilin ki) siz bu namaz sayesinde diğer ümmetlere üstün kılındınız. Bunu sizden önceki ümmetlerden hiçbiri kılmadı” buyurdu.”


Ebû Dâvud, Salât: 7, (421).


(2408)- Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: “[Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün] yatsı namazını geciktirdi. Hatta gecenin çoğu gitti. Sonra çıktı ve cemaate namazlarını kıldırdı. Namazı bitirince Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) orada hazır bulunan cemaate: “(Buradan ayrılmakta) acele etmeyin, size bir husus haber vereyim de sevinin: Bilesiniz, üzerinizdeki Allah’ın nimetlerinden biri de şudur: Şu saatte namaz kılan sizden başka hiç kimse yok -veya sizden başka kimse şu saatte namaz kılmamıştır.-” Bu iki sözden hangisini söylemişti bilemiyoruz.” Ebû Mûsa ilaveten dedi ki: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’tan işittiklerimize sevinerek evlerimize döndük.”


Tirmizî, Salat: 117, (154); Ebû Dâvud, Salât: 8, (424); Nesâî, Mevâkît: 27, (1, 272).

Yeni bir elbise giydiğinde duasını okumak

(1848)- el-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) elbiseyi yenilediği zaman şu duayı okurdu:Allahım! Hamd sanadır. -(giydiği şey ne ise) ismen söyleyerek- Bunu bana sen giydirdin. Bunun hayırlı olmasını, yapılış gayesine uygun olmasını diliyor, şerrinden ve yapılış gayesine uygun olmamasından da sana sığınıyorum.”


(Ebû Dâvud, Libas 1, (4020); Tirmizî, Libâs 29, (1767


(1849)- Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: “İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) yeni bir elbise giymişti ve şöyle dua etti: “Avretimi örtebileceğim ve hayatta güzellik sağlayabileceğim bir elbise giydiren Allah’a hamd olsun.” Sonra şunu söyledi: “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı dinledim: “Kim yeni bir elbise giyer, böyle söyler, daha sonra da eskittiği elbiseyi tasadduk ederse, sağken de öldükten sonra da Allah’ın himâyesi, hıfzı ve örtmesi altında olur.”


[Tirmizî, Daavât 119, (3555); İbnu Mâce, Libâs 2, (3557).]

Yetimlere iyilik etmek

(179)- Sehl İbnu Sa’d (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Ben ve yetime bakan kimse cennette şöyleyiz” Orta parmağı ile baş parmağını yan yana getirip aralarını açıp kapayarak işaret eti.”


Buhârî, Talak: 14, Edeb: 24; Tirmizî, Birr: 14, (1919); Ebu Dâvud, Edeb: 131, (5150);


(180)- İbnu Abbâs anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Kim Müslümanlar arasından bir yetim alarak yiyecek ve içeceğine dâhil ederse, affedilmez bir günah (şirk) işlememişse, Allah onu mutlaka cennete koyacaktır.”


Tirmizî, Birr: 14, (1918);

Yiyecek maddelerini pahalanması için saklamamak

(378)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Pahalanması için, kim bir yiyecek maddesini kırk gün saklarsa, o, Allah’tan yüz çevirmiştir, Allah da ondan yüz çevirmiştir.”


Bu hadisi Ahmed İbnu Hanbel Müsned’inde (2, 33) zikretmiştir. Mecmâu’z-Zevâid’de bunun ayrıca Ebû Ya’lâ el-Mevsılî’nin ve Bezzâr’ın Müsned’lerinde, Taberânî’nin el-Mu’cemu’l-Evsât’ında tahric edildikleri belirtilir Hz. Muaz (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini işittim: “İhtikâr yapan kişi ne kötüdür. Allah fiyatları ucuzlatsa üzülür, pahalandırırsa sevinir.”


Bu rivayet Mişkâtu’l-Mesâbih’de 2897 numarada Rezin’den olarak kaydedilmiş, Beyhakî’nin Şu’abu’l-İman’ından alındığı belirtilmiştir.


(379)- Hz. Muaz (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini işittim: “İhtikâr yapan kişi ne kötüdür. Allah fiyatları ucuzlatsa üzülür, pahalandırırsa sevinir.”


Bu rivayet Mişkâtu’l-Mesâbih’de 2897 numarada Rezin’den olarak kaydedilmiş, Beyhakî’nin Şu’abu’l-İman’ından alındığı belirtilmiştir.


 


(380)- Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: “Şehirlerde yaşayanlar, Allah yolunda hapsedilmiş kimselerdir. Gıdalarında onlara ihtikâr yapmayın, onlara fiyatları yükseltmeyin, zira kim onlara bir gıda maddesini kırk gün hapsetse, sonra da tamamını tasadduk etse yine de işlediği günahı affettiremez.”


Rezîn’in ilâvesidir. Münzirî’nin et-Tergîb ve’t-Terhîb’inde kaydedilmiştir. (3, 27);


(381)- Hz. Ebu Hüreyre ve Hz. Ma’kıl İbnu Yesar (radıyallahu anhüma)’ın anlattıklarına göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır: “Muhtekirler ve cana kıyanlar aynı derecede haşrolacaklar. Kim Müslümanların herhangi bir şeydeki fiyatına müdâhale ederek pahalandırırsa, kıyamet gününde ateşin büyüğünde cezalandırılması Allah’a vacib olmuştur.”


Rezin’in ilavesidir. Münzirî’nin et-Terğîb ve’t-Terhîb’inde kaydedilmiştir. (3, 27);


(382)- İbnu Ömer (radıyallahu anhüma) buyurdu ki: “Pazara mal celbeden rızıklanır, muhtekir mahrum bırakılır. Kim mü’minlerin bir gıdasını onlara karşı saklar, ihtikâr yaparsa, Allah onu iflasa ve cüzzam hastalığına dûçâr eder.”


İbnu Mâce, Ticârât: 6, (2153). Bu son beş rivayeti Rezîn merhum tahric etmiştir.

Yolda rahatsız edici şeyleri kaldırmak

(181)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Bir adam yolda yürürken, yol üzerinde bir diken dalına rastladı. Onu alıp dışarı attı. Cenab-ı Hakk bu davranışından memnun kalarak, ona mağfiret etti”. Yukarıdaki metin, Ebu Dâvud hariç beş kitabın beşinde aynen mevcuttur. Ebu Dâvud (az bir farklılıkla) şöyle kaydeder: “Hiçbir hayır yapmamış olan bir adam, yoldan bir diken dalını kaldırdı. Bu ya (yola uzanmış) bir ağaç dalıydı kesip attı ya da yola bırakılmış bir şeyi kaldırıp attı…” gerisi yukarıdaki gibi.


Buhârî, Mezâlim: 28, Cemaat: 32; Müslim, Birr: 128, (1914), İmâret: 163, (1914); Muvatta, Salatu’l-Cemaat: 6, (1, 131); Tirmizî, Birr: 38 (1958); Ebu Dâvud, Edeb: 172, (5245);


(182)- Müslim’de Ebu Zerr (radıyallahu anh) hazretlerinden kaydedildiğine göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurmuştur ki: “Bana ümmetimin, hayır ve şer, bütün amelleri arzedildi. İyi amelleri arasında, rahatsızlık veren bir şeyin yoldan atılması da vardı. Kötü amelleri arasında yere gömülmeden mescide bırakılmış tükrük de vardı.”


Müslim, Mesâcid: 58, (553);


(183)- Yine Müslim’de Ebu Berze (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü, bana faydalı olacak birşey öğret”, dedim de şu tavsiyede bulundu: “Müslümanların yolundan rahatsızlık veren şeyleri kaldır”


Müslim, Birr 131, (2618);


(187)- Yine Buhârî ve Müslim, Ebu Hüreyre’den (r.a.) kaydettiklerine göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her yeni günde kişiye, her bir mafsalı için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişi arasında adâlet yapman bir sadakadır. Kişiye hayvanını yüklerken yardım etmen bir sadakadır. Güzel söz sadakadır, namaza gitmek üzere attığın her adım sadakadır. Yoldan rahatsız edici bir şeyi kaldırıp atman sadakadır.”


Buhârî, Cihâd: 72, 128, Sulh: 33; Müslim, Müsâfirîn: 84, (720), Zekât: 56, (1009

Yumuşak huylu olmak

(1995)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: “Rıfk bir şeye girdimi onu mutlaka tezyîn eder, bir şeyden de çıkarıldı mı onu mutlaka çirkin kılar.”


[Müslim, Birr 78, (2594); Ebû Dâvud, Cihâd 1, (2578), Edeb 11 (4808).]

(1996)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) bir başka rivâyette şunu söyler: “Kendisinde dikbaşlılık olan bir deveye bindim. (Hırçınlık etmeye başlayınca ilerigeri sürmeye başladım. Bunun üzerine Resûlullah(aleyhissalâtü vesselâm): “Rıfkla, tatlılıkla davran! diye müdâhale etti…”


[Müslim, Birr 79, (2594).]

(1997)- Cerîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: “Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise hayrın tamamından mahrumdur.”


[Müslim, Birr 75, (2592).]

(1998)- Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) herhangi bir işi için bir adam gönderse şu tembihte bulunurdu: “Sevindirin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın.”


[Ebû Dâvud, Edep 20, (4835); Müslim, Cihâd 6, (1737).]

Yüzüğü orta ve işaret parmağına takmamak (erkek için)

(2099)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzüğümü şu parmağa koymamı yasakladı -ve eliyle orta ve ondan sonra gelen (şehadet) parmağına işaret etti- buyurdu.”


[Müslim, Libâs 64, (2078); Tirmizî, Libâs 44, (1787); Nesâî, Zînet 53, (8, 177); Ebû Dâvud, Hâtem 4, (4225).]

Yüzüğü sağ ele takmak (erkek için)

(2100)- Yine Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah yüzüğünü sağ eline takardı.”


[Ebû Dâvud, Hâtim 5,


(4226); Nesâî, Zînet 49, (8, 175).] (2102)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzüğü sol eline takardı ve kaşını avucunun içine getirirdi. İbnu Ömer de böyle yapardı.


[Ebû Dâvud, Hâtem 5, (4227, 4228).]

Zemzem suyunu ayakta içmek

(1568)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a zemzem suyu verdim, ayakta içti.”


[Buhârî, Hacc 76, Eşribe 16; Müslim, Eşribe 117, (2027); Tirmizî, Eşribe 12, (1883).]

Bir Cevap Yazın

*